Uçuyor bir güvercin
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Böyle belli günlerde, Hrant, bana sanki hep tepelerde bir güvercin uçuyor gibi gelir. Tedirgin olmayan bir güvercin. Gerçi biz yaşadıkça senin “Güvercin Tedirginliği” yazını okuruz, o başka. Okuruz okumasına da, gene bir şey değişmiyor. Ne bizde, ne dünyada. Hepimiz Hrant’tık, hepimiz Charlie olduk. Aslında bu ikincisini olmak isteyip istemediğimizden de pek emin değiliz.

Demek istiyorum ki, şimdi aramızda olsan (ne güzel olurdu da...) inan işin daha da zorlaşırdı. Sen bir masal kahramanıydın. Haksızlığa karşı çıkan ama hak yemeyen, karşılıklı anlayışı, kardeşliği her şeyin üstünde tutan bir masal kahramanı. Sonuna kadar doğru bildiğinde direndin. Son mahkemende seni asıl üzen, haksız yere mahkûm olmak değil, yanlış anlaşılmak oldu.

Son yazında, “Hâkim ‘Türk Milleti’ adına karar vermişti ve benim ‘Türklüğü aşağıladığımı’ hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi,” diyordun. Çünkü senin anlayışına göre, “bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.” Onun için sen de, Türk düşmanı sayılan, “Türkün kanı zehirlidir” dediğine inanılan biri olmaya dayanamıyordun. Daha önceden söylediklerine dayanarak ülkeyi terk edip etmeyeceğini soran basın mensuplarına önce hukuk yoluyla sonuna kadar hakkını aramaktan söz etmiştin. Sonuna kadar da doğru bildiğinde direndin zaten, bu uğurda canını verdin. Bizi bırakınca bir efsane kahramanı olup çıktın, efsane güvercini...

Şöyle bir bakıyorum da çocukluğun, gençliğin, yetişkinliğin bir Kemalettin Tuğcu kahramanı gibi geçmiş. Ama hep biliriz ki bu kahramanlar hainlere de, talihsizliğe de galebe çalar, sonunda zafere ulaşırlar. Senin için ise hem öyle oldu, hem olmadı Hrant. Kimsesiz bir çocuktun, Terzi Haşim diye bilinen Serkis ile Gülvart’ın oğlu. İki kardeşinle birlikte, “ortada kalma”nın ne olduğunu öğrendiniz. Üstelik de yaban ellerde, İstanbul’da. Kumkapı’da bulundunuz, Gedikpaşa’daki Ermeni  yetimhanesine gittiniz. On yılın yetimhanelerde geçti. Surp Harç Ermeni Lisesi’nden son sınıfta, solculuktan atıldın. Yetimhane yıllarının karakterini güçlendirdiğine inanırdın. Eşin Rakel’i de orada tanımıştın.

Hep hedef oldun, hep “inanılmaz derecede masum.” Gördüğüm en cesur insanlardan biriydin. Solcuydun ama, “silahla külahla ve şiddetle” aran iyi olmadı hiç. Azınlık olduğunu Denizli piyade alayında hissettin. Tuzla Ermeni Çocuk Kampı’na onca yıllık emeğin ardından el konunca bağrın yandı. Ama sinmedin, ezilmedin, hoyratlaşmadın da. “Kendimizi iyi anlatırsak önyargılar kırılır” dedin. Resmi görüşlerin hiçbiri seni sevmedi, ama sen kendi görüşünü her fırsatta dile getirdin.

Seni asıl mahveden de malum insanların senden nefret etmesiydi. Türkiye’yi hep savunmuş, bu yüzden diasporayı bile karşısına almış bir “Türkiyeli Ermeni” olarak, seni en fazla üzen, anlaşılmamak oldu. Kırıldın, isyan ettin, seni “Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç”ten söz ettin. O derin güç ki, niceleri gibi senin de canını almıştır.

Ardından yazdığım bir yazıda, “Dün gece sana bir ‘Bar Bar Genem’ ninnisi yolladım, geldi mi?” diye sormuşum. “Bir Anadolu ninnisi, senin topraklarının ninnisi. Seni kanatlarında, içinde hep var olmuş ışığın muadiline taşısın diye. Güle güle git, kardeşim. Yıldırım’ın dediği gibi, o kocaman sarılışın, o aydınlık gülüşün dostlarına hatıra olsun, bizatihi varlıklarıyla kâbus olanlara da hep onları saracak bir kâbus...”