Ufkunuz ne kadar da geniş
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Yaşadığımız gettoyu, sorgulamakla başlayabiliriz işe. Yeryüzü canlı ve cansız aktörlerden ve aralarındaki ilişkilerden oluşan bir sahne olarak açılır önümüzde

Ufkunuz ne kadar geniş? Sosyal medyada böyle bir test ile karşılaşmış olsanız hemen çözeneceğinizden ve sonucunu paylaşacağınızdan eminim. Kim istemez ki ufkunun genişliğini bilmeyi, genişliğiyle övünmeyi? Ama “Hangi filozofsunuz?” ya da “Hangi ünlüye benziyorsunuz?”, “Ne kadar şahanesiniz?” gibi sosyal medya kullanıcılarını tuzağa düşürerek ipliklerini pazara çıkaran bir test değil bu. Ve hazır sorular ve hazır şıklarla da bir sonuca ulaşamazsınız. Bir kere her soruyu kendinizin inşa etmesi gerekecek, yani hayatınızı durmadan problem haline getirmenizi. Hayat problemlerle doludur, problemleri göremiyoruz; sadece iktidarın önümüze koyduklarını çözmekle yetiniyoruz. Hayatı problemleştiremediğimiz için ufkumuz dar bizim; gettoda yaşıyoruz. Dolayısıyla bu, çoktan seçmeli bir test değil, gettonun duvarları dışında çokluğu, farklı olanı, tekili keşfedecek algılarımızı test etme meselesidir. Hazır şıklardan birini seçerek değil, bizzat yaşayarak yanıtlarını keşfedeceğimiz bitimsiz bir soru. Ve ufuk çizgisinin sizden hep kaçacağını da unutmamanız gerekiyor.


Sadece burnunun ucunu görenler var
Soruyu şöyle sormalı: Ufkunuzu genişletmek ister misiniz? İnsan, ufku dar varlıktır ve ufkunu genişlettiğinde işlerin giderek karmaşıklaşacağını ve içinden çıkılmaz bir hâl alacağını bilir, kaotik bir durumla karşılaşmak korkutur çünkü. O yüzden olabildiğince daraltılmış zihinsel ve bedensel bir ortamda yaşamayı tercih eden geniş bir insan kitlesi var. Ufkunu genişletmek, algı yeteneklerini artırmakla ilgilidir, yani içinde yaşadığımız gettonun dışına çıkıp ufka doğru hep yolda olmak ve tüm bedenimizle algılayabilmek yeryüzünü. Görüş alanımız duvarlar, apartman cepheleri, vitrinler ve ekranlarla çevrili. Zihinsel görüş alanımızı ise kavramlar, dil belirliyor, iktidarın dili. Burnumuzun ucunda ekranlar ve iktidarın değerleri duruyor. Gökyüzünü yeryüzünden, denizden ayıran ufuk çizgisine baktığınız nadir anlarda bile ufkunuzun genişlediğini söyleyemezsiniz. Ufuk genişliği, zihinsel ve bedensel duyumsamayla ilişkilidir. Hapsedildiğimiz kavramların kabuklarını kırmadan düşünsel ufka doğru açılmak mümkün değil. Ufka baktığı halde sadece burnunun ucunu görenler var.

ufkunuz-ne-kadar-da-genis-495068-1.

Yaşadığımız gettoyu, yani “umwelt”i sorgulamakla başlayabiliriz işe. Yeryüzü canlı ve cansız çok çeşitli aktörlerden ve bu aktörler arasındaki ilişkilerden oluşan bir sahne olarak açılır önümüzde. Bir de bunlara göremediklerinizi ekleyin, ortaya çıkan bu karmaşık ilişkiler ağını bir anda algılayabilmek, kapasitemizi aşabilir, dağılabiliriz. Ve dağılmamak için kendi üzerimize büzülüp korunaklı bir mikro dünya (unwelt) yaratırız, güvenlikli bir getto, tıpkı kene gibi. “Keneyi çevreleyen bütün o zengin dünya büzülerek, üç algılayıcı ve üç tepki verici ipucundan oluşan sınırlı bir çerçeveye indirgenmiştir; bu kenenin umwelt’idir. Ancak, kenenin dünyasının bu yoksulluğu, tam da eylemlerinin şaşmaz kesinliğini güvence altına alan şeydir; güvenlik, zenginlikten daha önemlidir” (Von Uexküll).

Algılarımızı yitirdikçe yeryüzünü de yitirdik
Güvenliğimiz arttıkça algılarımız yoksullaşıyor ve yeryüzünün zenginliğini duyumsayamıyoruz, tuhaf değil mi? Ve karşılaşma, bir araya gelme mekânları, sokaklar, caddeler ve meydanlar güvensiz hale geldikçe daha da büzülüyoruz. Algılarımızı yitirdikçe yeryüzünü de yitirdik. Çocukluk, yitik yeryüzüdür. Evcilleştirme sürecinde kaybettik çocukluğumuzu; gettolara kapatılan bedenlerin algıları köreldi. İktidar keneler yetiştiriyor. Bir çocuğu düşünsenize; her şeye dokunan, her şeyi ağzına sokan ve durmadan sorular soran çocuğu. Eğitim sürecinde çocuk, yeryüzüne açlığını ve açıklığını, hayatı tüm bedeniyle tanıma arzusunu yitirmiştir. Ve sonra kendimizi ve dünyayı tanıdığımızı iddia edebiliyor ve gettoların dışında uzanan yeryüzünün tüm zenginliğini iktidarın değerleriyle yargılayabiliyoruz. Halbuki burnumuzun ucunu görebiliyoruz sadece, tuhaf değil mi? Gettoyu terk edip ufuk çizgisine doğru yola çıkmadan ne kendinizi ne de yeryüzünü tanıyabilirsiniz. Hayatı problemleştirmek aynı olanı değil, aynılaştırılamayanı, tekil olanı görebilmektir. Ufuk çizgisi sizi duyumsamaya çağırıyor, duymuyor musunuz?