Uğur Böceği
22.10.2017 11:37 BİRGÜN PAZAR

ARZU EYLEM

Puslu, sisli Yemin Et Dağları’nın eteğinde duruyordu küfkulübe. Ahşap tabanı hep ıslak, çok ıslaktı. Her gün tek sıra halinde girerdik kapısından içeri. Muhtar karşılardı bizi. Okuyun pisler, derdi Muhtar. Yemin Et Dağları’na doğru uzardı sesimiz, “Eee dinemez, baaa inemez, biz…” Bağırırdı Muhtar biz susunca, dağa çarpıp dönerdi sesi.

“Biz Yüce’nin çocuklarıyız, diyeceksiniz ulan!”

Bakışlarımız su gibi akardı gözlerimizden de iki dere yatağına dönüşürdü. Dişlerimiz sıkılı. Avuçlarımız ağzımızda. Bunlar geldiği gibi giden tekerlekli bavul, tökezleyerek yürüyen ayaklar, başı yerde ağır ağır önce noktaya sonra yokluğa dönüşenden sonraydı. Kirlenmişmişiz. Dağ üstümüze yıkılmış, muhtarın gölgesi büyümüştü. Yıkanıyorduk. Müfettiş geldi kokladı hepimizi. Karşında o şiiri okuduk... Müfettiş muhtarı tebrik etti. Bir tekimize sormadı, “biz” nasıl yazılır diye. Sümüğümüz çenemize indi korkudan. Kazak kollarımız katılaştıkça katılaştı. Umudumuz üzüldü.

Oysa o,”Merhaba,” demişti geldiğinde. “Biz” demeden mis gibi geçip oturmuştuk sıralara. Üç kere beş on beş demiştik hep bir ağızdan. İkinin karesi dört, birin küpü bir, bir hep bir. Dağın adı Yemin Et, kıyıya paralel. Şu uzaktan görünen yayla dağa teğet. Dağın başı karlı, sırtı güneşli, güneye boydan boya uzanır da kim bilir kimi saklar. Kimse görmez halimizi. Evren büyük, dünya büyük, deniz büyük… Büyüyüp görecektik bir gün.

Unuttuk hepsini çok geçmeden. Muhtarın dediği kadardı dünya sanki. Anlattığı gibiydi deniz. Gösterdiği yere kadardı hayat. Şarkı yok, şiir yok. Oyun yok, kitap yok. Her gün üzgün gidiyordum eve. Ağaç kaşığın bıkmadığı sırın ağzımda çoğalıyordu. Annem sormuyordu, ne öğrendin bugün, diye. Bahçedeki ağaçların nefes aldığını söylemiştim bir keresinde. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Ağaç gövdelerine kulaklarını dayamış, balta değdikçe “ah!” ederler mi diye merak etmişti. Dallardan çıt çıkıyordu da ayak değince, ağaçtan bir ah duymamıştı baltayı salladıkça.

Muhtar dedi ki, öğretmen aslında öğretmen değilmiş. Saçlarımızı okşayan eli, sevgili kucağı, beyaz dişleri, tebeşiri, hepsi yalanmış… Gök gürültüsünün kahkahamıza karışması rüyaymış. Dünya yuvarlak değilmiş. Uydurmuş hepsini öğretmen. Cehenneme gidecekmiş o, yalnız gitmemek için bizi de kendine benzetmek istemiş. Muhtar olmasaymış ateşlerde yanacakmışız.

Cama kafamızı dayamıştık, Muhtarın bahçede öğretmenle konuştuğu gün. Ağzını göğe dikmişti Muhtar, yüzüne bakmamıştı bile, muhtemel “pis” diyordu, küf kokulu sözcükler çıkıyordu ağzından.

“Bugün, ders yapmayalım, dışarıda dolaşalım,” demişti öğretmen. Üflenmiş karahindiba misali dağınık, savruktu. “Dünyayı tanıyın, bilin,” dedi, “bilin ki üzülmeyin, aklınıza sığan kalbinizi yormaz.” Bilmediğimiz bir lisanda konuşurdu ama anlardık. Uzun uzun göğü anlattı, sanki gök değildi anlattığı. Sonra çiçekleri gösterdi tek tek, adlarını sıraladı. Günlerce solmadan kalan navruz topladık, annelerimiz için. Çiçeklere konmuş bir sürü uğur böceği vardı. Sanki çiçek üstü çiçek böceğiydi. Avucumda bir tane uğur, evlere dağıldık.

Muhtarı ilk kez yakından görmemiz de böyle oldu. Adamın sivri siyah kundurasını, elindeki kemer kılıklı kırbacını, ekoseli ceket pantolonunu, yakası yağlı gömleğini, büyük bıyık küçük göz çatık kaş titrek kıllı burun taşıyan yüzünü, kısa cılız parmaklarını, koca göbeğini, kendisinin olduğu meçhul kollarını biliyorduk da dirseğinden sarkan iplere dikkat etmemiştik. “Gitti pis,” dedi. Sıraya girdik biz de pis pis.

“Eee dinemez, baaa inemez, biz…”

Dayanamadım, pis değilim, biliyorum, “Biz kimiz?” diye sordum, bu defa yüksek sesle. Uğur böceği avucumda. Kırbaç şakladı havada. “Şimdi anlatacağım bizin kim olduğunu size,” dedi. İçeri soktu, yerlerimize oturttu. Yumruğumu sıkmışım. Yaygarayı kopardım. Ben ağlayınca herkes katıldı bana. Ağlayan ağlayana… Salya sümük ortalık. Gömlek kolları leş. Elimi sallayıp attım yere onu. Muhtar sırıtıyordu. “Bugünlük bu kadar,” dedi. Ölmemişti uğur böceği. Yerdeydi. Silkelendi, kırmızı kanatlarını açtı, zar kanat ayrıldı kırmızısından, sonra tekrar birleşti, uç, uç, uç, dedi kendine, açık pencereden çıkıp bir çiçek aramaya başladı.