Ülke gerçeklerine dönüş

Bir ay boyunca Dünya Kupası’na, o ayın sonunda da Almanya’nın futbol ekolüne dilendikten sonraki hafta, bedenen Brezilya’ya zaten gidememişken ülkemize kafa olarak da döndük ve gördük anamızın ligini.

Ben ve benim gibi ütopik idealistlerin sık sık yüzüne soğuk su vuran ülke gerçekleri bir kez daha her modelin bizde uygulanabilir olmadığını gözler önüne serdi. Bizim dönüp dolaşıp çareyi aynı üç beş teknik adamın kıymeti kendinden menkul ellerinde arayan alışkanlıklarımızın olduğu yerde, milli takımımızı Almanya, İspanya gibi, kulüp takımlarımızı ise A sınıfı liglerdeki herhangi bir takım gibi işlerken ve işlemeyi sürdürürken görmemiz mümkün gözükmüyor. Ha, onlar da bir sisteme ekole saplanıp gitmiyorlar, onlarda da başkanlar, yönetimler değişiyor, her yeni gelen kendince bir şeyler ekliyor çıkartıyor ama bizdeki kadar sıfırlananı da sanırım yok.

Olmadı. Sportif direktörlük bu toprakların fıtratında yokmuş işte velhasıl. Önder Özen’le bir süreliğine vedalaştık. Olmadı. Bilic’le olan kankalığı andıran, iyi anlaşamadıklarında bile birlikte çalışmayı sürdürebilirlikleri yüzünden güzel ilişkileri de bitti. Olmadı. İlk gününden bu gününe ha gitti ha gidecek dediğimiz, dayanmasına direnmesine bel bağladığımız ama çok da umutlanamadığımız bir futbol adamı daha “Ben yokum arkadaş” dedi ve çekildi. Olmadı. Bu benzetme bazılarının canını sıkacak belki ama Aykut Kocaman’dan sonra bir doğru futbol adamı daha memleketin genlerine yenik düştü. Olmadı.

Saymakla biteceği şüpheli defolarımız var. Spor dışında ne varsa sporun içinde de onlar var. Dev rakamlar ve yabancı para birimleriyle anlatınca büyük sandığımız ülke futboluna daha hâlâ 90’lar ve öncesinin kartvizit peşindeki çapsız yöneticileri hakim. Bunların hareket alanlarını ne kadar kısıtlarsanız o kadar çirkinleşiyorlar. Ve mühür hep onlarda, o yüzden Süleyman hep onlar.

Önder Özen’in Bilic’le birlikte Beşiktaş’a sportif olarak, yapılanma olarak ne kattıkları bugünkü görünüş itibariyle sonuna kadar tartışmalı, buna diyecek bir şeyim yok. Yaptıklarıyla vaat ettikleri birbirini hiç tutmadı. Dönüp bakınca Pedro Franco’yu bir kenara koyalım, yapılan hareketlerin bir çoğu hem o yapılanmaya, hem de iki sene önce mecburiyetten parlatılan #feda’ya ters. Siz bugün ortalık yerde Bilic ve Özen’i savunmaya kalkın, size herkesten önce Beşiktaşlılar gelip Dany’i, Eneramo’yu, Dentinho’yu soruyor. Haksız değiller. Biraz sesinizi yükseltip “Bunların ne kadarı onların işiydi, bunların olması-olmaması noktasında kimlerle ne konuştular, olmamasını istediler belki de direndiler bilmiyoruz” demeye kalktığınızda ise “Devam etmeselerdi o zaman. Özen şimdi ayrıldı da, konuşsun öğrenelim” cevabını alıyorsunuz. Yine haklılar. Ülkenin gerçeklerinden biri de hiçbir gidenin temelli gittiğini düşünmüyor oluşundan dolayı asla o bütün kirli çamaşırları dökecek konuşmaları yapamıyor oluşları değil mi? Yakılamıyor o köprüler. O nedenle de biz her gideni sadece onlara yükleyebildiğimiz günahlarıyla hatırlıyoruz, asla bize anlatmaya tenezzül etmedikleri sevaplarını hesaba katmadan.

Gün geçtikçe azalıyor benim bu ülkede bir şeylerin gerçekten sistematik, düzene göre, kişiler değiştiğinde dahi çizgisinin doğru kısımlarına çılgın neşterlerin vurulmadığı şekillerde yürüyeceğine dair. Şirketleşmiş borsaya kote kulüplerin ön yüzlerinin hâlâ sokak arası apartmanı ikinci katta merkezi olan herhangi bir dernek gibi yönetilmesinden tutun da, ülke futboluna yön vermesi gereken tepe yapının dönüp dolaşıp kapısını çaldığı aynı ismin yukarıdan yapacağı işlerle düzelmesini ummaya kadar. Olmadı, olmadı dedim durdum ya yukarıda, olmayacak.

Milli takım futboluna “kaos futbolu” diyip, düzensizliği düzen olarak kabul etmekten keyif alan bizleriz zaten. Başkanların hatta asbaşkanların iki dudağı arasına bakmayan kulüpler, sportif yapılanması alttan yukarı doğru kurulmuş ülke futbolu filan hayal. İdealistlik de bir yere kadar, sanırım pes etmek üzereyim.

BİZİ TAKİP EDİN

360,158BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,088,365TakipçiTakip Et
7,986AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL