Ulrike’den diktatör eşlerine mektup
SELAMİ İNCE SELAMİ İNCE

Ulrike Meinhof'un Almanca aylık “konkret” dergisindeki yazılarından hazırlanmış kitap ilk kez "Protestodan Direnişe" adıyla Türkçe'de yayınlandı.Bir süredir kitabı tanıtacak bir yazı yazmayı düşünüyordum.  Sonunda şuna karara verdim: Ulrike Meinhof'un kitabını tanıtacak yazı yine Ulrike’nin bir yazısı olurdu. Kitaptan bölgemizle ilgili bir yazı seçtim. Biraz sonra okuyacağınız bu yazı, Ulrike Meinhof'un İran Şahı Pehlevi’nin eşi Farah Diba’ya yazdığı açık mektup.  

Mektup, sadece kitabı ya da dönemi anlatmakla kalmıyor aslında bugünü de gerçekçi ve çok acı bir biçimde anlatıyor.“1967’deki bu mektup hala gtünümüzü nasıl anlatır ya da hala nasıl güncel olabilir” diye elbette sorulabilir. Cevabı basit: Ortadoğu’da ya da Afrika’da, daha doğrusu yoksulların dünyasında 1967’den bu yana özünde çok şey değişmedi. Hala 45 yıl önce yazılan bu mektubu Türkiye’den Mısır’a, İran’dan Yemen’e kadar bütün bölgede “ ülke raporu” olarak okumak mümkün. İran devrimine, Türk demokrasisine, Arap baharına ve hatta yeni dünya düzenine rağmen bu mektubun hala güncel olması, elbette sol açısından da bir hüzün kaynağı.

Bu mektubun içerdiği adaletsizlikler, eşitsizlikler birçok ülke için elbette hala geçerli. Ama asıl önemli olan şey, mektubun içeriğinin hala gerçerli ve güncel olması değil, bu tür mektupların artık yazılmıyor olması. Herkesin mutlu, herkesin işinde gücünde olduğu, herkesin ileri demokrasiye kavuştuğu bizim ülkemizde herkes elbette  “padişahım çok yaşa”  diyecek ama acaba diğer ülkelerde neden yazılmıyor?  
 
2 HAZİRAN 1967: EĞLENCENİN BİTTİĞİ TARİH
Bu mektubun Kızıl Ordu Fraksiyonu -RAF açısından da bir önemi var. Bu mektup yayınlandığı sırada  Almanya solu ve gençlik muhalefetinde  “Vietnam savaşı suçlusu” ABD’ye karşı geniş bir tepki vardı. Gençler, sol gruplar sürekli ABD karşıtı gösteri yapıyor, ABD protesto ediliyordu. Haziran 1967’de “ABD’nin uşağı” İran Şahı Almanya’yı ziyarete karar verdi. Almanya solu, ne ABD’yi ne de uşaklarını Almanya’da görmek istemiyordu.   Meinhof da bütün gücüyle muhalefetin içindeydi. İran Şahı’nın Almanya ziyaretinin engellenmesi, en azından protesto edilmesi aslında ABD’nin protesto edilmesi anlamına geliyordu. Ulrike Meinhof, konkret dergisinin 1967 yılı Haziran sayısında işte bu yazıyı, Şah’ın karısına hitaben bir mektup olarak yazdı.   

Protesto edileceğini bildiği halde Şah geldi ve Berlin’de 2 Haziran 1967 tarihinde çok büyük bir kitle tarafından sert gösterilerle protesto edildi. Geçtiği her yerde göstericiler kendisini “katil” sloganlarıyla karşıladı. Gösteriler sırasında solcu öğrencilerden 26 yaşındaki Benno Ohnesorg  polis kurşunuyla öldürüldü. Bu tarihten itibaren, RAF’ın daha sonra çekirdek kadrosunu oluşturanlar,  „eğlencenin bittiğini“ ilan etti. Meinhof, Şah’ın gezisinde yaşananların onlarda bir ufuk açıklığı getirdiğini de belirtiyor.  Meinhof, bunu 1969’da konkret'te yayınlanan "Herkes havalardan bahsediyor..." başlıklı yazısında şöyle açıklıyor:
"Batı Alman sermayesiyle İran'daki terör rejimi arasındaki çıkar ortaklığı, üniversite öğrencilerinin kafasına - kelimenin gerçek anlamıyla - döverek kazındı. Kafalarına döverek kazınan, buradaki - metropollerdeki - muhalefetle Üçüncü Dünya ülkelerindeki muhalefetin işbirliği yapmak zorunda olduğunun bilgisiydi."
 
VİETNAM’I METROPOLE İTHAL ETMEK
Şahın Almanya gezisinden itibaren, polisin öğrenciyi öldürmesinden sonra, sokak gösterileri, protestolar biçiminde süren eğlence gerçekten de bitmişti. RAF’ı oluşturacak kadrolar, 2 Nisan 1968’de Frankfurt’ta iki alış veriş merkezini ateşe verdi. Kitabın çevirmeni Levent Konca’nın çok güzel ifade ettiği gibi, Frankfurt'taki iki alışveriş merkezine yerleştirilen bombalarla RAF’lılar,  Vietnam'ı Federal Almanya'nın göbeğine, Batı Avrupa'nı nın finans merkezine "ithal etmişti." Ayça Söylemez’in bianet’te yazdığı tanıtım yazısında belirttiği gibi, bu eylemle,  Gudrun Ensslin, Andreas Baader, Horst Söhnlein ve Thorwald Proll Almanya'da ve dahi Avrupa'da yeni bir dönemi başlattılar.

Benno Ohnesorg’un ölüm tarihini ve bu olayı referans alan 2 Haziran Hareketi diye başka bir örgüt daha kuruldu ve Almanya’da artık „bir iki üç – daha fazla Vietnam“ her yerde duyulmaya başlandı. Kitapla ilgili sözü yine, kitabı “çeviri kokusu” hissedilmeyecek bir başarıyla ve solu bilen bir dille Türkçeye kazandıran Levent Konca’ya bırakalım: "Protestodan Direnişe, meclise giremediği için değil, kendini sokağa ait gördüğü için sokağa çıkan radikal bir muhalefetin doğuşuna ve aralarında Ulrike Meinhof'un da bulunduğu kendisi küçük ama etkisi büyük bir azınlığın yeraltında silahlı mücadeleye atılmasına da tanıklık ediyor."
İşte mektup:

FARAH DİBA’YA AÇIK MEKTUP

İyi günler Bayan Pehlevi,
Size yazma fikri, bir imparatoriçe olarak yaşamınızı anlattığınız ‘Neue Revue’nün 7 ve 14 Mayıs tarihli sayılarını okurken aklımıza geldi. İran hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmadığınız izlenimini edindik. Bunun sonucunda, Alman dergi okurlarını da yanlış bilgilendiriyorsunuz.
“İran’da yazlar çok sıcak ve ben de, İranlıların çoğunluğu gibi, ailemle birlikte Hazar Denizi kıyısındaki sayfiye yöresine tatile gittim,” diye anlatıyorsunuz.
“İranlıların çoğunluğu gibi” – bu, biraz abartılı değil mi? Örneğin, Belucistan ve Mehran’da “İranlıların çoğunluğu” –nüfusun yüzde 80’i– kalıtsal frengiden mustarip.Ve İranlıların çoğunluğu, yıllık geliri 100 doların altında olan köylülerden oluşuyor.İranlı kadınların çoğunluğunun iki çocuğundan biri –100 çocuğun 50’si– açlık, yoksulluk ve hastalıktan ölüyor.Ve günde 14 saat halı dokuyan çocuklar, onların da çoğunluğu yazın Hazar Denizi kıyısındaki sayfiye yöresine tatile gidiyor mu?
Paris’ten memleketinize dönerek Hazar Denizi kıyısına gittiğiniz o 1959 yazında, “İran pilavına ve özellikle de meyvelerimize, tatlılarımıza ve gerçek bir İran sofrasını oluşturan, yalnızca İran’da bulunabilecek her şeye,” hasret kalmıştınız.
Bakınız, İranlıların çoğunluğu tatlılara değil, bir parça ekmeğe hasret kalmış durumda. Örneğin Mehdiabadlı köylüler için, “İran sofrası” suda yumuşatılmış samandan oluşuyor ve Tahran’dan yalnızca 150 kilometre uzaklıkta köylüler, çekirgelerin kökünün kurutulmasına karşı direniş gösterdi, çünkü çekirge ana besin maddeleri. İnsan, bitki kökleri ve hurma çekirdeği yiyerek de yaşayabilir; uzun sure değil, iyi de değil ama açlık çeken İran köylüleri bunu deniyor. Ve 30 yaşında ölüyorlar; bu, bir İranlı’nın ortalama yaşam süresi. Ama siz gençsiniz, daha 28 yaşındasınız; önünüzde “yalnızca İran’da bulunabilecek” iki güzel yıl daha var.
O zaman Tahran’ı da değişmiş buldunuz: “Binalar, mantar gibi yerden bitmişti, caddeler daha geniş ve ferahtı. Arkadaşlarım da değişmiş, güzelleşmiş, hakiki genç kadınlara dönüşmüştü.”

SİZİN OLMASA DA YİNE DE ÇOCUKLAR
Bu arada; “aşağıdaki milyonlar”ın, New York Times’ın yazdığı gibi – Tahran’ın güneyinde yeraltı mağaralarında ve insanlarla dolup taşan, tavşan kümesine benzer kerpiç kulübelerde yaşayan 200.000 insanın konutlarını görmemezlikten geldiniz.Bu tür şeylerin karşınıza çıkmasını engelleme görevini Şah’ın polisi üstlenmişti.1963 yılında zengin mahallelerin yakınında bir inşaat temeli çukuruna sığınan bine yakın insanı, bir polis birliği, yazları Hazar Denizi kıyısına tatile gidenlerin göz zevki bozulmasın diye, döverek dışarı atmıştı.
Şah, tebaasının bu tür konutlarda yaşamasından kesinlikle rahatsız olmuyor; katlanılmaz bulduğu, yalnızca kendisi, siz ve benzerlerinizin bu manzarayı görmesi.Bununla birlikte, kentlilerin durumu görece iyiymiş.Güney İran’ı anlatan bir seyahatnamede, “yıllarca solucan gibi çamurda yuvarlanan, yabani otlarla ve kokmuş balıkla beslenen çocuklar tanıyorum,” yazıyor.Bu çocuklar, haklı olarak memnun olacağınız üzere sizin olmasa da, yine de çocuklar.
“Almanya, tıpkı Fransa, İngiltere, İtalya ve diğer yüksek kültürlü halklar gibi, sanatta ve bilimde öncü konumda ve bu, gelecekte de böyle olmaya devam edecek,” demişsiniz.

HASTANE VE OKUL YERİNE ORDU
Şahımız’a şükürler olsun.Federal Almanya konusuna gelecek olursak; bu tür öngörülerde bulunmayı Almanyalı kültür politikası uzmanlarına bırakın.Onlar, bu konulardan daha fazla anlar.Ama neden İran nüfusunun yüzde 85’inin, hatta kırsal nüfusun yüzde 96’sının okuma-yazma bilmediğini açıkça söylemediniz? 15 milyon İran köylüsünün yalnızca 518.480’i okuyabiliyor. Ancak 1953’te Musaddık’a karşı yapılan darbeden bu yana İran’ın aldığı 2 milyar dolarlık kalkınma yardımı, Amerikan soruşturma komisyonlarının tespit ettiğine göre “buhar olup uçmuş”, bu paradan yapılması gereken okullar ve hastanelerin yerinde yeller esiyor.
Şah, yoksullara ders vermeleri için askerleri köylere gönderiyor; kendilerine verilen ve foyalarını ortaya çıkaran isimle: bir “bilgi ordusu”. İnsanlar sevinecek; askerler, açlığı ve susuzluğu, hastalığı ve ölümü unutmalarını sağlayacak. Şah’ın, Hubert Humphrey tarafından patavatsızca duyurulan cümlesini biliyorsunuz: “Ordu, ABD yardımı sayesinde iyi durumda, sivil halkın hakkından gelecek gücü var. Ordu, Ruslara karşı değil, İran halkına karşı savaşmaya hazırlanıyor.”

VİCDANLI DEĞİL, SUÇLU
Şah’ın “alçak gönüllü, mükemmel ve vicdanlı bir şahsiyet, normal bir vatandaş gibi mütevazı” olduğunu söylüyorsunuz.
Şah’ın, yalnızca afyon plantasyonu tekelinden bile her yıl milyonlar kazandığı, ABD’ye kaçak yollardan sokulan uyuşturucunun ana tedarikçisi olduğu; 1953 yılında İran’da eroin daha bilinmezken, bugün Şah’ın inisiyatifi sonrasında İranlıların yüzde 20’sinin eroin bağımlısı olduğu düşünülecek olursa; sözleriniz, gerçekleri yansıtmıyor. Bu tür işlerle uğraşan insanlar, doğrusu bizde vicdanlı değil, suçlu olarak adlandırılır ve “normal vatandaş”ların aksine hapse atılır.
“Tek fark, kocamın herhangi bir kimse olmaması, diğer adamlardan daha büyük ve ağır sorumluluklara sahip olmak zorunda olması,” diye yazmışsınız.
“Zorunda olması” ne demek? İran’ı yönetmesini rica eden; İran halkı değil, Amerikan gizli servisiydi –biliyorsunuz: CIA– ve bunun için gereken bedeli ödemekten de kaçınmadı. Musaddık’ın devrilmesine yalnızca CIA’in ayırdığı bütçe 19 milyon dolar. Kalkınma yardımının nereye gittiği hakkında yalnızca tahmin yürütebiliriz, çünkü size hediye ettiği birkaç parça mücevherle –1.2 milyon Mark’a bir alınlık, 1.1 milyon Mark’a bir broş, 210.000 Mark’a elmas küpeler, bir pırlanta bilezik, bir altın el çantası– 2 milyar dolar harcanmaz.
Ama siz içinizi ferah tutun; batılı ülkeler, birkaç milyarlık yolsuzluk, afyon ticareti, iş adamları, akrabaları ve gizli servis elemanlarına yedirdiği rüşvetler ve size hediye ettiği birkaç parçacık mücevher için Şah’ı suçlayacak kadar dar kafalı değil. Sonuçta o, kaynaklar tükenene, imzaladığı sözleşmelerin süresi dolana kadar, İran petrollerinin bir daha asla –Musaddık yönetiminde olduğu gibi– kamulaştırılmayacağının güvencesi.

ABD PARASIYLA BESLENME VE SİLAHLANMA
O, İran halkına kaderini kendi ellerine almayı, petrolünü endüstrileşme için kullanmayı, toprağı sulamak, açlığın hakkından gelmek için dövizini tarım makinelere harcamayı öğretebilecek okullara bir dolar bile akıtılmayacağının güvencesi. O, ayaklanan öğrencilerin her zaman vurulup öldürüleceğinin ve ülkenin iyiliğini düşünen parlamenterlerin tutuklanacağının, işkence göreceğinin ve öldürüleceğinin güvencesi. O, ABD’nin verdiği paralarla beslenen ve silahlandırılan, 12.000 Amerikalı askeri danışman tarafından yönetilen 200.000 kişilik bir ordunun, 60.000 kişilik bir gizli servisin, 33.000 kişilik bir polisin ülkeye hakim olacağının güvencesi.
Ki ülkenin kurtuluşu olacak yegane şey bir daha gerçekleşemesin: 1 Mayıs 1951’de Musaddık’ın yaptığı gibi petrolün kamulaştırılması. Bal tutan parmağını yalarmış. Şah’ın St. Moritz’te yediği, İsviçre bankalarına havale ettiği milyonlar, petrolünün British Petroleum Oil Company’ye (BP), Standard Oil’e, Caltex’e, Royall Dutch Shell’e ve diğer İngiliz, Amerikan ve Fransız şirketlerine kazandırdığı milyarların yanında nedir ki? Tanrı biliyor ya, Şah’ın Batı’nın kârları için sahip olduğu, diğer adamlarınkinden “daha büyük ve ağır bir sorumluluk”.

REKLAM ŞiRKETiNE 6 MILYON ÖDEYEN HAYIRSEVER
Ama belki de meşum para değil, daha çok toprak reformuydu sizin düşündüğünüz. Şah, dünyaya bir hayırsever olarak tanıtılmak için halkla ilişkiler bürolarına yılda 6 milyon dolar ödüyor. Gerçekten de toprak reformundan önce ekilebilir toprağın yüzde 85’i büyük mülklerden oluşuyordu, şimdi bu oran yalnızca yüzde 75. Toprağın dörtte biri artık, yüzde 10’luk bir faiz oranıyla 15 yıl içinde bedelini ödemek zorunda olan, köylülere ait.
Artık İran köylüsü “özgür”, artık mahsulünün beşte biri değil, beşte ikisi ona kalıyor (beşte biri iş gücü için, beşte biri artık ona ait olan toprak için); arta kalan beşte üçü, toprağı satmış olsa da, sulama tesisatını, tohumları, tarlaları sürecek hayvanları hâlâ elinde tutan büyük toprak sahiplerinin olmayı gelecekte de sürdürecek. Böylece, köylüleri daha yoksul, borç batağına daha derin batmış, daha bağımlı, daha aciz ve itaatkar hale getirmek mümkün oldu. Şüphesiz, sizin de isabetli bir biçimde vurguladığınız gibi, “zeki ve akıllı” bir adam şu Şah.

ANAYASA, BÜTÜN YASADIŞILIKLARA İZİN VERİR
Şah’ın, veliahtı konusundaki endişelerinden bahsetmişsiniz: “Bu konuda İran anayasası çok katı. İran Şahı’nın bir gün tahta çıkacak, ileride İran’ın kaderini ellerine bırakabileceği bir oğlu olmak zorunda... Bu konuda anayasa son derece katı ve sert.”
Şah’ın, öteki konularda anayasaya aldırmaması, örneğin –anayasaya aykırı olarak– parlamentonun bileşimini belirlemesi ve bütün parlamenterlerin tarih hanesi boş bırakılmış bir istifa dilekçesi imzalamak zorunda olmaları tuhaf, değil mi? İran’da sansürlenmemiş tek bir satırın bile yayımlanma izni olmaması, Tahran Üniversitesi kampüsünde üçten fazla öğrencinin yan yana durmasının yasak olması, Musaddık’ın Adalet Bakanı’nın gözlerinin oyulmuş olması, duruşmaların kamuya kapalı olarak yapılması, işkencenin İran adalet sisteminin olağan işleyişinin bir parçası olması tuhaf, değil mi? Anayasa, bu konularda acaba o kadar “katı ve sert” değil mi? Somutlaştırmak adına, İran’da işkenceye bir örnek:
“19 Aralık 1963’ün gece yarısı sorgu yargıcı ifade almaya başladı. Önce beni sorgulayıp, yanıtlarımı yazdı. Daha sonra ya benimle hiç ilgisi olmayan ya da haklarında hiçbir şey bilmediğim şeyler sormaya başladı.Kısacası, yalnızca hiçbir şey bilmediğim yanıtını verebiliyordum.Sorgu yargıcı önce yüzüme yumruk attı, ardından elindeki copla önce sağ, sonra sol elime vurdu.İki elimi de yaraladı.Her soruda yeniden vuruyordu. Sonra beni çıplak olarak sıcak elektrik ocağının üstüne oturmaya zorladı. Sonunda elektrik ocağını eline alıp, kendimden geçene kadar bedenime bastırdı. Yeniden kendime geldiğimde, sorularını tekrarladı. Başka bir odadan içi asit dolu bir şişe aldı, içindekini bir bardağa boşalttı ve copu içine batırdı...”

UTANMADAN UYUYABİLECEK İYİ İNSANLAR
Federal Almanya Devlet Başkanı’nın, sizi ve kocanızı, bütün bu dehşet verici şeylerden haberdar olarak buraya davet etmesine şaşırıyor musunuz? Biz şaşırmıyoruz.Ona toplama kampı tesisleri ve yapıları alanındaki bilgilerini sorun.Bu alanda bir uzmandır. (Meinhof burada, 1959- 1969 yılları arasında Almanya Devlet Başkanı olan  Heinrich Lübke’yi kastediyor. Devlet Başkanı Lübke’nin, Hitler rejiminin toplama kamplarının planını çizen mimarlık bürsonda yönetici olduğu ve planlarda bizzat imzası olduğu ortaya çıkmıştı. Kitaptaki yazıların döneminde 1966- 1969 yılları arasındaki Almanya Başbakanı olan  Kurt Georg Kiesinger de bir Nazi idi Kiesinger, Hitler’in Nazi partisi NSDAP’nin  2633930 numaralı üyesiydi. Başbakanlığı sırasında olağanüstü hal yasaları çıkararak parlamento dışı muhalefeti yasaklamaya çalıştı. Sİ)
İran hakkında daha fazla şey mi bilmek istiyorsunuz? Geçenlerde Hamburg’da, sizin gibi Alman bilimi ve kültürüyle ilgilenen, sizin gibi Kant, Hegel, Grimm Kardeşler ve Mann Kardeşler’i okumuş bir hemşerinizin kitabı yayımlandı: Bahman Nirumand: “İran, Gelişmekte Olan Bir Ülke Modeli ya da Özgür Dünya’nın Diktatörlüğü” –Hans Magnus Enzensberger’in sonsözüyle– rororo aktuell Band 945, Mart 1967. Size yüzeysel olarak aktardığımız bilgiler ve alıntılar onun kitabından alınmıştır.Bilmiyorum, bu kitabı okuduktan sonra geceleri, kendinden utanmadan, iyi uyuyabilecek insanlar var mı.
Sizi rencide etmek istemedik.Ama Alman kamuoyunun sizin ‘Neue Revue’de yayımlanan yazınız gibileri tarafından rencide edilmesini de istemiyoruz.
Saygılarımla,
Ulrike Marie Meinhof
konkret, 6. sayı, 1967
(Ulrike Meinhof, "Protestodan Direnişe" (Die Würde des Menschen ist antastbar), Çev.: Levent Konca, Sel Yayıncılık, 2012, 181 sayfa.)

MEİNHOF’UN NOTLARI
İran Başbakanı Musaddık, 1953’te Şah’ı ülkeyi terk etmeye zorlamayı başarmıştı. Ancak bir askeri darbe, Şah’ın ülkeye dönmesini sağladı.Musaddık tutuklandı ve mahkemeye çıkarıldı.
Hubert Humphrey (Demokrat), Johnson döneminde ABD Başkan Yardımcısı’ydı, 1968’de Richard Nixon karşısında başkanlık seçimini kıl payıyla kaybetti.
Veliaht: Şah, bir oğul doğuramadığı için Soraya’dan (Süreyya) resmen boşanmıştı.
Bahman Nirumand, yazının yazıldığı dönemde Batı Berlin’de yaşayan İran kökenli gazeteci ve yazar. “İran, Gelişmekte Olan Bir Ülke Modeli ya da Özgür Dünya’nın Diktatörlüğü”, İran Şahı’nın Berlin ziyaretine verilen antiemperyalist ve enternasyonalist tepkilerin doğmasında önemli bir rol oynamıştı.