Ümmet, Başimam ve Kuşatma
GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN

“Medeniyet” sözcüğü İslamcıların elinde laik-demokratik sistemin ilgası repertuarının bir parçasına dönüştü epey zamandır. 11 Eylül saldırısı sonrasında, Batılı liberal-muhafazakârların “ılımlı İslâm” projesiyle eklemlenen medeniyetler ittifakı masalının “Batı tarafı” uzun müddettir ortada yok. Emperyal politikaların büyüttüğü İslami köktencilik öyle bir noktaya geldi ki, Hıristiyan demokratların İslam dünyasındaki emsalini yaratma projesi tümden çöktü. Vakti zamanında ABD’li uzmanların, Hıristiyan demokratların Müslüman versiyonuna benzettiği ve ‘model’ olarak sunduğu AKP’nin de bugün gelinen noktada köktenci İslamcılardan farkı olmadığını kısmen idrak etmiş durumdalar. Hıristiyan demokratlar her ne kadar muhafazakâr ve piyasacı eğilimleri beslese de kendi ülkelerindeki laik hukuk sistemiyle kavga etmeyi akıllardan dahi geçirmezler. Dışarıda emperyal siyaseti savunurlar fakat içeride ‘fetihçi’ değillerdir. Saray ve AKP, rejimi tümden değiştirme sevdasına kapıldığı günden bu yana her türlü asgari demokratik ilkeden kopmuş vaziyette; ülke içinde her mecrada fetihçi bir siyaset izliyor. Öyle ki sadece laik kurumlar değil; gözaltı ve operasyonlar sırasında evler dahi fetih sahası!

Laikliğin anayasadan çıkartılmasının Meclis Başkanı tarafından dillendirilmesi fetihçi-ümmetçi çizginin kendini doğrudan ortaya koymasından ibaret. “Zamanı değildi”, “şimdi neden böyle bir şey söyledi” minvalindeki İslamcı seslerin meselenin özüyle değil sunumuyla ilgili bir şerh olduğunu görmek gerekir. Anayasada laiklik olacak, tartışma bitmiştir demekle ne Saray’ın ne de AKP’nin “öze” ilişkin arzuları ortadan kalkıyor. Bunun en güzel kanıtı Erdoğan’ın çeşitli vesilelerle son zamanda yaptığı konuşmalar. Bir yanda İslamcılığın makyajlı sureti “medeniyet” laik rejime karşı kullanılmaya devam ediyor diğer yandan da cemaat gibi iktidarın hasımları “ümmete ihanetle” suçlanıyor. Saray’ın da AKP’lilerin de hitabet marifetleri İslamcı mesajlar üzerine kurulu. Sınır tanımaz bir fetihçilik iştahıyla donanmış bu belagat, laikliği arkaik bir kavrama dönüştürme ve bir köşede çökmeye mahkum etme anlayışının yansıması.

Sözünü ettiğimiz fetihçilik, ümmet fikrini merkeze koyan yeni bir yurttaş profili yaratmak sevdasında epey yol kat etti. Seküler yaşamın toplumsal köklerine kibrit suyu döküldü. Laiklik, toplumun vasatının değer yargılarına tepeden bakan bir zümrenin yaşama biçimiymiş gibi sunuldu. Laikliği savunan fakat bu savunmayı kavramsal bir tartışma zemini ve ona eşlik eden bir pratik üzerinden değil de mevcut olanı korumak üzerinden yapanların bıraktığı boşluklar iktidar çevrelerince iyi değerlendirildi. Rejimin seküler referansları hem yeni tarihyazımı ile hem de fiili durumlar yaratılarak birbir ortadan kaldırıldı. Yeniden içini dolduramadığımız, demokratik bir ruh üfleyemediğimiz, monotonluktan kurtaramadığımız 23 Nisanlar, 19 Mayıslar önce silikleştirildi sonra da yerine Kutlu Doğum Haftaları, Kut’ül Ammare anmaları kondu. Şimdilerde Kredi Yurtlar Kurumu dahi “İslam Tarihi Sohbetleri” ile meşgul. İslamcı yazarları devlet imkanıyla il il gezdirip gençlerle “buluşturmak” artık her kurumun asli vazifesi! Bir yanda dijital hayat seminerleri, bir yanda Necip Fazıl anmaları!

İktidarın 2023’te görmek istediği ‘yurttaşın’, ne cumhuriyetle ne demokrasi ile ne de laik hukuk devleti ile ilişkisi var. O, memleketin geleceğini çalan rant projeleriyle gururlanan, kitch Osmanlı imgeleriyle kendinden geçen, ecdad ecdad deyip cumhuriyeti inkâr eden, “herkes çocuğuna sahip çıksa” deyip örgütlü tacizdeki siyasi sorumluluğu hiçe sayan, solcuyu, Kürt’ü, Alevi’yi tehdit olarak görmeye devam eden ümmetin bir ferdi, başimam’ın takipçisi olacak!

Tüm bu korkutucu gidişatı önlemek istiyorsak seküler yaşamı toplumsal olarak yeniden örgütlemek ve bunu emekten, doğadan ve özgürlüklerden yana bir siyasetle bütünleştirmek zorundayız. Laiklik üzerindeki muhasaradan şimdilik etkilenmeyen seküler büyük sermaye ve onunla ilişkili üst orta sınıflara bel bağlayarak böyle bir proje inşa edilemez. O yüzden TÜSİAD’ın laiklik çıkışı kimseyi avutmasın. Laikliği devletin inançlara eşit mesafede olmasıyla tanımlayan bir perspektifin ümmetçi-fetihçi saldırıya dur demesi mümkün değil. Güvence altına alınması gereken çoğunluğun değil azınlığın inanç hürriyetidir; devlet ancak bir azınlığın inancını özgürce yaşaması için devreye girmelidir. Seküler toplumsal yaşamın eşitlikçi bir temelde güvenceye alınmasının birincil yolu bu fetihçi saldırının içyüzünü ifşa etmek. Haziran’ın bu yöndeki çabalarına omuz vermek sadece politik bir tercih değil yaşamsal bir ihtiyaç.