Umudumuz, barışı da sanatı da seven gençlerde
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Pazar günü İstanbul’da filmekimi’ni bitirdik. Üstelik bu yılki program çok iyi bir programdı. İsterdim ki size İstanbul’dan sonra şuraya buraya gidiyor diye müjdeleyeyim. Gene de gidiyor aslında ama Ankara’daki olay, kayıplarımız, o aydınlık yüzlü insanların artık aramızda olmayışı, ölümlerle kararan barış günü, özellikle Ankara için böyle bir sinema müjdesi verme cesaretimi kırıyor. İKSV, filmekimi’nin son günlerini iptal etmedi ama isteyenlere de biletini verip parasını geri alma hakkı tanıdı. Buna rağmen son gün, pazar günü, benim gittiğim Feriye Sineması bayağı doluydu. Üstelik, her film festivalinin konuğu Vahit Tansoy, sinemaya aşkla bağlı olup çok sayıda film izleyenlere de jürilik hakkı verilmesini savunan arkadaşım Edith, sabık ortağım Yekta Kopan ve İstanbul Film Festivali’nin 25 yıl direktörlüğünü yapmış Hülya Uçansu da bu konuklar arasındaydı. Ve genç arkadaşlarım, tabii, genç sinemaseverler...

Gerçi gözümüz başka arkadaşları da, Film Festivali’ne kadar vedalaşmak için aradı ama, onlar belli ki Beyoğlu civarındaydı. Atlas’ın merdivenlerini inip Beyoğlu’nunkini çıkıyorlardı, bizim on gün boyunca yaptığımız gibi. Ama benim açılışım ile kapanışım Feriye’deydi. Filmekimi’ne Hirokazu kore-eda ile (Küçük Kız Kardeşim) başlayıp Jacques Audiard’ın Altın Palmiyeli Dheepan’ıyla bitirdim.

Programda komedi de varmış, örneğin “Marguerite”i pek beğenmişler. Ama ben bu sefer çok yoğun, derin, düşündürücü, üzücü filmler gördüm: Saul’un Oğlu, Kronik, yukarıda adı geçen Dheepan, İzlanda filmi İnatçılar (kara bir mizahı olsa da, kalbe dokunan cinstendi), Carol, Sessiz Çığlık, The Lobster gibi... Ne yazık ki gözümle dizim yüzünden kör-topal dolaşmam işimi zorlaştırdı. Bu arada, günleri şaşırdığım için, adını halen doğru dürüst ezberleyemediğim Apichatpong Weerasethakul’un filmi Saltanatın Mezarlığı’nı kaçırdım. Yeniden bir seans ayarlayınca da bir başka nedenle gene gidemedim. Pes yani! Nanni Moretti’nin Annem’ini de, o akşam daha önce bir göreve çağrıldığım için izleyemedim.

Tamil mültecileri, temerküz kamplarında Nazilere hizmet eden Yahudi kapolar, 1950’li yılların soluk alınmaz ikliminde birbirine âşık olan iki kadın, genç denecek yaşta araba kazasında ölmüş savaş fotoğrafçısı bir annenin kaybıyla sarsılan aile, kırk yıldır birbirlerine tek kelime etmeyen İzlandalı koyun yetiştiricisi iki kardeşin, sevgili koyunları tehlikeye girince çare arayışları, kendine bir eş bulamayan insanların istedikleri bir hayvana dönüşmelerini anlatan The Lobster: sonuçta, yalnız insanlar, çekilmez gibi görünen, bazen de çekilemeyen acılar, bize yabancı kültürler ve hayat tarzlarında bizim gibi insanlar... Güzel bir yıldı, güzel bir programdı. Üstelik ben sadece beşte birini görebilmiştim.

Ankara seyircisi, iyi bir seyircidir. Kül yutmaz, sinemadan anlar, sinemayı sever. Ah, ne kadar isterdim, içimdeki o kırıklık olmadan onlara filmekimi’ni gönülden önerebilmeyi... Bu arada hemen yas ilan edildi, yası yasak izledi. Yıllarca belli günlerde görüntüsüz ve mutlaka sessiz yaslar tutma alışkanlığı, gerçek olaya parmaklarıyla dokunamayanları böyle yasaklara götürüyor. Hele müzik! Müzik, böyle dönemlerin kara koyunudur, hemen yasaklanır. Cinsine bakmaksızın... Oysa müzik evrenseldir, başka diller bilmeyi gerektirmez. Yas tutmaya da uygundur, şenlik yapmaya da... Neyse ki bizim umudumuz, o aydınlık yüzlü, barışı da, sanatı da seven gençlerde.