Umudun aydını, aydının umudu!
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

Yalanlar, kandırmalar, boş vermişlikler, göz boyamalar meydanı boş bulmuş at koşturuyor bu ülkede... Hangi birini yazsam!...

Halk Bankası’nın gecenin bir vakti akıllara durgunluk veren dolar satışı, sonra da kabahatin “ecinnilere!” yüklenmesi... Hayvancılığın öldürülmesi yetmezmiş gibi, ithal hayvanlarla başımıza şarbon hastalığının sarılması... Yassıada’yı betondan görünmez hale getirip, bunu iftiharla gözümüze sokulması... Foça sahillerine vuran petrol sızıntısı ya da Ergene nehrinin ölüm saçar hale gelmesi... Cumhuriyet Bayramı kutlamasında Saray’da sunulan adlarını bilmediğim içeceklerle yiyecekler...

Her birine sayfalar döşenebilir; günlerdir de bu yapılmakta. Benimse iki soru düşüyor aklama.

Birincisi, halkın çoğunluğu için bunların ne kadar anlamı olduğu; ikincisi de, siyasal muhalefetin bunlara anlam kazandırmak için konuşmaktan başka ne yaptığı!...

Yani, gazeteci milleti günlük, anlık haberlerle yaşadığından bunları yazacak da, siyasal muhalefetin işinin bundan ibaret olup olmayacağı meselesi!... Üstelik,

iktidarın ne olduğu, ne yaptığı, neye yöneldiğinin bilinmeyen yanı kalmazken, durmadan bunları sayıp dökmenin muhalefet için bir getirisinin kalmadığı ortaya çıkmışken...

Hala aylardır, hatta yıllardır yapılan tespitleri burnumuza dayamaktalar!... Son olarak, CHP başkan yardımcısı Aykut Erdoğdu, “krizin kaynağının rejim” olduğu yolundaki “buluşunu” açıklarken, “krizin faturasının topluma ödettirmeyeceğiz” sözü vermekte ki, bunu hangi yolla başaracağını merak etmemek mümkün değil.

Merak ediyorum; çünkü, koskoca milletvekili koltukları karşımızda dursa da, bu milletvekillerinden oluşan Parlamento’nun fazla hükmü kalmadığı ortada!... Ne yani, Meclis’te yanıtlanmamış, ya da üstün körü yanıtlanmış onca soru varken soru önergesi vererek mi, muhalefet görevlerini yapmış olacaklar?

Kaldı ki, içlerinden biri Haluk Pekşen, CHP’nin yaptırdığı araştırmada son seçimlerde 2,5 milyon sahte oyun kullanıldığının ortaya çıktığını söylüyor da, asıl ses çıkarılması gereken yer burasıyken, ses yok!... Tabii, bu oy sahteliğini hemen seçim sonrası ortaya çıkarmak gibi bir sorumlulukları vardı; yapamadılar!... Şimdi hangi yüzle!...

Hal böyle olunca, iktidarın yaptıkları değil, muhalefetin yapamadıkları beni daha çok ilgilendiriyor ve iktidarın hiç şaşırtmayan gidişatını değil, bu gidişat karşısında muhalefetin yetersizliklerini hatırlatmayı seçiyorum. Hani, birazcık aydınlığım varsa böyle bir de görevim de var diye!...

Geçen yazımda Demirtaş’ın aydınlardan beklediği “umut forumları” nedeniyle umut arama ve umut yaratmanın aslında siyasetçilere düştüğünü yazarken, aynı yazıda yer verdiğim, “aydınlar iyi saptama yapar ama bugün bildiriler yayımlamanın ötesine ihtiyaç var” gibi ifadeler nedeniyle aydınlara biraz haksızlık yaptığımı düşündüm.

Bu sözlerle kastım, umut yaratma sorumluluğunun öncelikle siyasal muhalefete ait olduğunu vurgulamaktı ama “aydınlar ve umut” ilişkisini konuşmakta yarar var.

Aydın olmak, aydın sorumluluğu gibi konularda söylenecek çok şey olduğuna kuşku yok; ama önce Aziz Nesin’in bu konudaki sözlerini hatırlatmak istiyorum. Ölümünden bir iki gün önce Eski Foça’da bir söyleşide dinlemiştim onu.

Yıl 1995, Ağustos başı; Nesin, sivri olmasına sivri, bir o kadar da esprili diliyle dinleyicileri fethetmişti. Ancak, her zamanki dobralığı içinde, söylediklerini baş sallayarak ya da alkışlayarak onaylayan kalabalığa “burada medyanın içler acısı halini anlatırken hoşunuza gidiyor da, gazete alırken tencere tava dağıtanları alıyorsunuz” diye hatırlatmadan da geri kalmamıştı...

Biliniyor; büyük zekâsı kadar, beğenilme duygusuna kapılmak yerine gerçeği söylemeyi seçen, bu konuda cesareti ile öne çıkan bir yazardı Nesin...

O konuşmada asıl değinmek istediğim konu, aydınlarla ilgili söyledikleri... 1994 ekonomik krizi yaşanmış, yüzde 70’leri geçen bir enflasyon var, iktidarda Çiller’in başbakanlığında koalisyon hükümeti ve 1995 seçimleri yaklaşmakta... Kısacası memlekette ekonomiden siyasete hoşnutsuz ve kaygılı bir hava hakim... Çok zaman olduğu gibi, “ne yapıyorlar ki” gibi sorularla olup bitenlerden aydınlara da hesap çıkarılmakta!...

Nesin’in, bu yolda bir soruya verdiği cevabı hiç unutmadım. Önce, komutanın askere “önüne düşman çıkarsa ne yaparsın” sorusunu arkana, sağına, soluna diye yinelediği, askerin de her seferinde “tüfeğimi çıkarır vururum” cevabını verirken en sonunda dayanamayıp, “ iyi de, bu Atatürk’ün benden başka askeri yok midur?” diye patladığı fıkrayı anlatıp, “bu ülkede aydından başka nefer yok mu” diye sormuştu.

Haklıydı da... Osmanlı’nın son döneminden bugüne dek kendini topluma, halkına, insana karşı sorumlu hisseden çok aydın oldu; çoğunun da başı derde girdi. Sürgün edilenler, hapsedilenler, öldürülen aydınlarla dolu bu memleket.

Bugün de, böyle bir ahlaki sorumluluk sahibi aydının kimi hapiste, kimi tutuklu, kiminin hakkında yılları bulan ceza davaları var...

Onlar bal tutup parmak yalamak yerine eziyeti de olsa insanın, emeğin, halkların gerçeğini seçerken, iktidarın organik aydınları da halkın değil kendi sefalarının peşinde gerçeği “eğip bükme” yarışına girmekteler!

Hatta “zamanın ruhunun” aydın, ya da aydın olma ahlakını daha da bozduğunu söylemek mümkün.

Yalnız bu toplumda değil, tüm dünyada yeryüzündeki egemen sisteme ve iktidarlara ilişmiş aydın çok ve bu sistemin yeryüzündeki yaşamdan uygarlığın anlamına, insan olma onurundan birlikte yaşamaya kadar taşıdığı tehditleri görmezden gelmeyi içlerine sindirmekteler!

İşin acı kısmı da, hem bu ülkede hem bu dünyada halkın çoğunluğunun bu kandırmacayı görmek yerine, kendi payına düşecek tencere, tava peşinde oluşu!...

Bunun nedenleri cehaletten çaresizliğe, korkudan kolaycılığa, tarihten kültüre kadar çok yönlü. Siyaset yapmak için de bunların “cesaretle” irdelenmesi gerekmekte.