Umut bizi en son bırakandır
MURAT YAYKIN MURAT YAYKIN

Bir Zen öğrencisi Zen üstadına gitmiş:

“Üstadım çok çalışıp aydınlanmak istiyorum. Ne yapmam gerekir aydınlanabilmem için bana yol gösterin.”

Bunu duyan üstat, öğrencisine sormuş:

“Yemeğini yedin mi?”

“Evet,” demiş öğrenci.

“İyi, o zaman git tabağını temizle ve bulaşıkları yıka.”

Aydınlanmanın, dem almanın, insan olmanın yolu böyle basit gibi görünen onlarca, yüzlerce belki de binlerce ayrıntının toplamından geçiyor. Bizdeki halk sözünün dediği gibi ‘okumuş ama insan olamamış-lar,’ acaba işte bu Zen üstadının dediğini yapmadıkları için mi eşek olmuşlar? (Diplomalı eşek göndermesi bu halk sözünden mi türemiş ne!)

Neyse, insan olma meselesi sarakaya alınacak bir şey değil. Şimdi öyküyü okuyunca anlayacağız:

Hikâye, Vietnam’da savaştıktan sonra evine dönmekte olan bir asker hakkında.

Asker dönmezden önce San Francisco’da yaşayan ailesini arar;

“Anne, baba eve dönüyorum ama sizden bir ricam olacak. Yanımda bir arkadaşımı da beraberimde getirmek istiyorum” der.

Ailesi memnuniyetle karşılar ve “Onunla tanışmak isteriz” diye yanıtlar.

Oğulları; “Yalnız bilmeniz gereken bir şey var” der.

“Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı, bir kolunu ve bir ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.”

Telefon konuşması şöyle devam eder;

“Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.”

“Hayır. Anne, baba onun bizimle yaşamasını istiyorum.”

“Oğlum” der babası; “Bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.”

Oğlu o anda telefonu kapatır.

Ailesi ondan bir süre haber alamaz. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon gelir. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrenirler. Polis bunun intihar olduğuna inanır. Üzüntü dolu annesi ve babası hemen uçarlar ve oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürülürler.

Onu tanırlar ve bilmedikleri bir şeyi öğrenince dehşete düşerler:

Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardır.

Bu hikâye kısa ve nettir. Üzerine yorum yapmayı gerektirmez. Hikâye üzerine ya da anneye, babaya ve oğula dair herbirimizin üç aşağı beş yukarı birbirine yakın yaklaşık bir sözü, düşüncesi olacaktır. Benim aklıma ‘İnsan Nedir’ sorusunu getirdi.

Bu soruyu kendime yakın zamanda daha önce de sordum. Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesi defnedilirken saldırıya uğramasına ve naaşının mezardan çıkarılmasına sebep olanlar -ki hikâye değil gerçektir- bunu yapanlar insanlıktan kendilerini soyutladıkları için mi vicdansızdırlar, yoksa vicdansız oldukları için mi insanlıktan soyutlanmışlardır, biz bilemiyoruz. Ama o zaman da aynı soruyla karşı karşıya bulmuştum kendimi;
İnsan nedir?

Balsac’ın ‘Seraphita’ kitabından bir alıntı;

“Şu bir gerçek ki” der Seraphita, “Eğer insan birimler yaratabilmişse, bunu birtakım altın parçalarına eşit birer ağırlık ve unvan vererek yapmıştır, değil mi? Öyleyse rahatlıkla yoksulun lirasını zenginin lirasının yanına koyup maliyeye bunların iki eşit miktar olduğunu beyan edebilirsiniz; ancak düşünenin gözünde elbette moral açıdan birininkinin ağırlığı öbürününkinden daha fazladır. Biri, bir aylık mutluluğu, öbürü bir anlık geçici bir kaprisi temsil eder. Demek ki iki kere iki ancak yanlış ve vicdansızca bir soyutlamayla dört edebilir.” Ve sonra haykırır: “Swedenborg’un da dediği gibi, dünya bir insandır!”

Velhasıl insan olmak zor zanaat. İnsan kalmak daha da zor. İnsanın insana yaşattığı acıya karşı umudun ve umut için ısrarın ve inadın dirençli diliyle yaşamak...

‘İnsan nedir’ sorusunun nedeni dünyanın insanlıktan çıkmasıdır. Umut var mı? Thales’e göre ‘umut’ bizi en son bırakandır.