Umut sende!
18.12.2016 11:40 BİRGÜN PAZAR
Gözlerimde yaşlarla izledim sözlerini. Ayşenur Arslan tam da ona yakışan bu onurlu vedasıyla aslında basın özgürlüğünde geldiğimiz noktayı çok iyi özetliyordu

ELİF ILGAZ

BirGün’den arkadaşlar Pazar dergi için benden ne zaman medya üzerine bir yazı isteseler hep çok geriliyorum. Dergi yazısı olduğu için birçokları yazıyı hemen yazıp veriyordur, ben ise, son güne kadar bekliyor, son gelişmeleri de yazayım diye hep son dakika teslim ediyorum. Zira son dönemlerde medya ile ilgili haberler hiç durmuyor. Bir son dakika haberiyle, yeni bir KHK ile daralan basın özgürlüğü, gelen yasaklar, kapatılan yayın kuruluşlarıyla, gözaltılar, tutuklamalar ya da başlatılan soruşturmalarla yazıya takla attırıyorum. Bu kez de öyle oldu. İlkin Sınır Tanımayan Gazeteciler RSF’nin raporunun da yer aldığı bir yazı yazmak için oturdum klavyenin başına. Aklımda Umur Talu’nun vedası ve hedef gösterilen gazetecilerle, hali hazırda cezaevinde olan meslektaşlarımı yazmak vardı. Fakat Hüsnü Mahalli’nin gözaltına alındığı haberi gelince yazıyı değiştirdim. Neyle suçlanacak, hem sağlık problemleri de var, yaşı da bir hayli… Tutuklayacak halleri yok ya derken, tutuklandı! Hem de bir dizi hukuk skandalı yaşayarak.

Hüsnü Mahalli’nin tutuklaması
Önce Türk milletini, Cumhuriyetini alenen aşağıladığı ve hakaret ettiği” iddiasıyla TCK 301. maddeden gözaltına alındı. Ancak TCK 301.madde için Adalet Bakanlığı izni gerektiği ve onun alınmadığı fark edilince, bu kez suçladıkları maddeyi değiştirdiler. Ve gazeteci Hüsnü Mahalli TCK 125 ve 299. maddelerinden yani “kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret ve Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlamasıyla” tutuklandı.

CHP İstanbul vekili Barış Yarkadaş, bu durumu ‘hukuk garabeti’ diye tanımlayarak “Hüsnü Mahalli’ye suç arıyorlar”diye duyurdu.

Mahalli başta MS olmak üzere, çok ciddi nörolojik sağlık sorunları olduğunu ve tedavi olması gerektiğini söyleyince hakimin yanıtı “cezaevinde de doktor var” oldu.

Suriye ile ilişkilerin iyi olduğu dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da danışmanlık yapmış, yıllarca uluslararası yayın kuruluşlarında çalışan, 67 yaşındaki gazeteci Mahalli hangi gerekçelerle tutuklu yargılanacak biliyor musunuz?
Sanığın kaçma ve saklanma şüphesi, (yani Hüsnü Mahalli’nin)

Delilleri yok etme ve gizleme (bunlar yayınlanmış televizyon programı ya da yazıları)

Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma hususlarında kuvvetli şüphe oluşturduğu (Cumhurbaşkanı ve bakanlar üzerinde)

İşte böyle… Yorumu size bırakıyorum.

Medya Mahallesi’nin Ayşenur Ablası
Her cuma programa konuk olan Hüsnü Mahalli bu hafta olamayacaktı. Ayşenur Arslan’ın da tutuklanma kararı sonrası ilk programıydı. Adliyede yaşananları ve izlenimlerini konuşacaktır diye ekran karşısına geçtim. Siyahlar giymişti. Çarşamba geceleri birlikte sundukları Maniki Dünya’nın ‘maskotu’ yerküre masadaydı, Hüsnü Mahalli’nin yazdığı kitaplar da. Bir de bir önceki programda Orhan Aydın’ın hediye ettiği, ‘her koşulda çiçek açan kaktüs’ de duruyordu masada. Ayşenur Arslan hızlıca yayına başladı. Her şey çok normal’miş gibi’ydi. Gazetelerden başlayarak her zaman olduğu gibi gelişmelerden haberdar etti bizleri. Sesindeki hüzün ve kırgınlık hemen fark ediliyordu. O ise, bunu inkar edercesine hiç durmadan anlatıyordu. Hüsnü Mahalli’nin tutklanma gerekçelerini sayarken, espri bile yapıyordu. Ama bir taraftan da, bu yayının bu seyirde gidemeyeceği anlaşılıyordu. Suriye’yle Halep’teki gelişmeleri anlatmaya başladığında benim de gözlerim doldu. Hüsnü Mahalli yanında olsa, alırdı sazı eline, hararetli hararetli anlatırdı diye geçirdim içimden. Doların an itibarıyla ne kadar olduğunu, Putin’in son mesajını ve ne kadar etkin bir lider haline geldiğine kadar, her şeye değindi. ‘Sanki her şey normalmiş gibi’

Evet, programın başından beri anlatmaya çalıştığı buydu. Her şey normalmiş gibi... Ve sakin olmaya öfkesini, üzüntüsünü gizlemeye çalışarak sonunda girdi konuya “Hiçbir şey normal değil. Ve ben normalmiş gibi yapamayacağım. Mesleki yeterliliğini, öngörüsünü bildiğim gazeteci arkadaşım, birkaç tweet, birkaç sözcük yüzünden cezaevindeyse, sözün sonuna gelinmiştir herhalde.”
umut-sende-223346-1.
“Şimdi ben burada olduğum sürece, sanki gerçekten gene her şey normalmiş gibi gelecek belki sizlere ya da sizlerin duygularına tercüman olacağım. Sizler benim söylediklerimle bir parça tatmin olacaksınız, olmayın. Olmayın! Kendi sözlerinize, kendi ifadelerinize sahip çıkın. Bazen susmak en güçlü feryattır. Bazen ortadan yok olmak, bir boşluk bırakmak çok şey söylemektir. Medya Mahallesi’nde artık yolun sonuna gelmiş bulunuyorum.”

“Ben Türkiye’nin geldiği bu noktada, 146 gazetecinin cezaevinde olduğu bir ülkede ‘mış gibi’ yapamacağım. Normalmiş gibi yapamayacağım. O nedenle, susarak bağırıyorum. Hoşçakalın!”

Ardından da, “Son kez şu çiçekleri cezaevine özgürlük dileğiyle gönderiyorum. Bir gün belki... Bir gün belki... Umudunuzu yine de muhafaza edin.” diyerek Hüsnü Mahalli’nin çok etkilendiğini ve sevdiğini bildiği, Sting’in bir şarkısını çaldı.

Gözlerimde yaşlarla izledim sözlerini. Ayşenur Arslan tam da ona yakışan bu onurlu vedasıyla aslında basın özgürlüğünde geldiğimiz noktayı çok iyi özetliyordu.

Uzun uzun yazdım sözlerini. İyice duyulsun diye. Ayşenur Arslan, medya mahallemizin Ayşenur Ablası... Benim için çok özel bir yeri vardır. Tanıdığımda mesleğe başlayalı birkaç yıl olmuştu. Ondaki meslek aşkını, habercilik heyecanını başka kimsede görmedim diyebilirim. Her anını olayları düşünerek anlamaya çalışarak geçirir. İş çıkışı dost sohbetinde, tatilde plajdayken bile aklında hep haber vardır. İnadıyla, çalışkanlığıyla, coşkusu, dik duruşu, samimiyeti ve vicdanıyla örnek aldığım gazetecilerin başında gelir. Onun bu sözleri, aslında Türkiye’de gazeteciliğin bittiğinin ifşası gibiydi. O bile bunu söylüyorsa...

Umur Talu’dan ‘Paydos’
Bir başka söyleyen de vardı. Ayşenur Arslan ‘veda’ konuşmasında anmıştı onu. Tekrar olmasın diye ben buraya sakladım o bölümü. Umur Talu da “Paydos” diyerek bıraktı köşe yazarlığını… Sebebini ise, “Benim sağlık sorunlarım, medyanın sağlık sorunları, ülkenin sağlık sorunları.” diye açıkladı yazısında. Dipsiz Kuyu adlı köşesinde yıllarca sesleri duyulmayanların sesi oldu “efendilerin değil, onların sesinin, nefesinin, bazen son nefesinin yer almasını ‘gazeteciliğin normali ve gereği’ saydım...”
Yıllarca her türlü baskıya direnerek, kalemini eğmeden, bükmeden, ana akımdaki gazetesinin, köşesinden açtığı özgürlük alanından seslendi okurlarına. “Bir büyük selamım da, insanlık ve gazeteciliğin kötülük, fesat, nefret, kin çamurları ve çukurlarıyla dolu yollarında, büyük acılara, hasretlere, haksızlıklara, adaletsizliklere, baskılara maruz kalanlara...

Hakikat ve hakkaniyet peşinde büyük bedeller ödeyenlere.

Kalbim onlarla, aklım onlarda!”

Gazeteciliğiyle, duruşuyla örnek aldığımız bir büyüğümüz de işte böyle “görüşmek üzere.” diyerek veda etti geçen haftaki son yazısında.

Nefret ve kin çamurları
“İnsanlık ve gazeteciliğin kötülük, fesat, nefret, kin çamurları ve çukurları” demişti ya Umur Talu, geçen hafta bunu her anımızda hissettik. Maaşa bağlanmış bir yığın Aktrol hedefe koydukları gazetecilere yoğun bir biçimde saldırdı. Muhtemeldir ki, önceden saptanmış isimlerin en sıradan bir paylaşımını bile manipüle edip, taaruza geçiyorlar. Hedeflerinde bu kez BirGün muhabirlerinden Erk Acarer vardı. İktidarın yanlış Suriye politikasını eleştirdiği bir tweeti nedeniyle sosyal medyadan linç kampanyası başlatıldı. Amaç korkutmak, sindirmekti. Beraber haberde olduğumuz bir gün okuru gelmiş ‘Erk bey tek başına gazete gibisiniz’ demişti. Haklıydı. Çok çalışkan ve cesurdur.

Benzer bir saldırıya İsmail Saymaz da uğradı. Sosyal medya hesabı ele geçirildi ve yine sosyal medya üzerinden hem telefon bilgisi hem de özel mesajları paylaşıldı. Niyetleri belliydi. İtibarsızlaştırmak. Tartışma programlarının parlayan ismidir. Yıllardır müthiş haberler imza atan bir meslektaşımız. Trollerin keşfi geç olmuş.

Bir yandan da her gün yandaş medyadan gazeteci olduğunu iddia eden tipler, işini hakkıyla yapmaya çalışan meslektaşlarımızı hedef gösteriyor. Ertesi gün yargı harekete geçiyor.

Giderek uygulanan yöntemler Ergenekon, Odatv davasındakilere benzemeye başlıyor.

Tekrar Ayşenur Arslan’ın konuşmasına döneceğim. Benim için en can alıcı kısmı isyanıydı. Bizi yüzleşmeye çağırması. O konuşma bir vazgeçiş, korkma hali ya da kaçış değildi elbet. “Ay Ayşenur Arslan yine bugün çok iyiydi. Bizim söyleyemediklerimizi çatır çatır söyledi valla” diyenlereydi sözü. “Beni dinleyerek tatmin olmayın. Kendi sözünüze sahip çıkın” diyerek okuyucuyu, izleyiciyi kendi taleplerini isteme konusunda harekete geçirmeye çağırıyordu.

Basın özgürlüğü meselesi, sadece bir meslek grubunun sorunu değildir. Okurun, hatta okuyan, okumayan herkesin en temel meselelerinden biridir. Haber alma, haber yapma ve haber olma hakkınıza sahip çıkın diye. Tutuklananlar mesleğinden olanlar çeşitli mağduriyetler yaşayanlar… Eğer sesinizi duyuramıyorsanız, bilin ki gazetecilerin haber yapması baskılarla engellendiği için. Bilin ki gazeteciler tek tek içeri alınırken onlara sahip çıkmadığınız için.

Aslı Erdoğan cezaevine gireli 122 gün oldu, Necmiye Alpay’ın ise, 110 gün. Yazmaktan düşünmekten başka ne yapmışlardı? Neden hala tutuklular, sahip çıkabildik mi?

Evet bir kahraman çıkıp sizi kurtarsın bu karanlıktan diye bekliyorsanız, önümüzde umutsuz, berbat bir tablo var. Kabul edelim. Enseyi karartmayın falan demeyeceğim. Karartın hep beraber karartalım. Bu gidişle görünen o ki dibe vurup, yükselme ihtimalimiz de yok. Böyle düşük rakımda, yere parallel seyir edeceğiz. Önce durumla bir yüzleşelim. Evet şimdi ne yapıyoruz? Umut mu istiyorsunuz? Yazın koskocaman karşınıza, UMUT SENDE! Siz çözeceksiniz her şeyi! Yan yana durarak ve dayanışmayla…

NOT:
Mesleğe Cumhuriyet gazetesinde başladım. Çoğu 23 yıllık arkadaşım Silivri’de 44 gündür tutuklular. Vakıf hikayesi diye gözaltına aldınız, sonra aldıklarınızın arasında vakıftan olmayanlar da olunca kimseyi inandıramadınız. Basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü falan demeyeceğim sizlere. Maalesef oraları çoktan geçtik. Sorguda gazete manşatlerini sordunuz, yani yayınlanmış deliller, karartılamazlar. Aralarında tutuklanacağını bilerek Almanya’dan gelen de var. Yani kaçmayacaklar. Bir şey sormak istiyorum, neden hala tutuklu yargılanıyorlar?