Üniversite, aydınlanmış birey, kör kalabalık
19.02.2017 10:17 BİRGÜN PAZAR
Üniversiteler ile akademiler toplumların akciğerleri gibidir. Çağcıl toplumların soluk almasını sağlayan bilim ve sanat, bu ocaklarda odaklanır. Bunlar çökertilirse, toplum da soluksuz kalır

CEM EROĞUL - Prof. Dr.

Türkiye’de üniversite yaşamı hep tasfiyelerle iç içe geçti. İlk üniversitemiz, İstanbul Üniversitesi, 1933’te Osmanlı'dan miras kalan üniversitede yapılan bir tasfiyeyle kuruldu. Buna karşılık, bu kuruluşta, Almanya’da Naziler tarafından tasfiye edilen hocaların, abartılması güç değerde bir katkısı oldu. Savaş bitince hocaların çoğu ülkelerine döndü. İlk kayıp o zaman yaşandı. Arkasından, DTCF’de, toplum bilimleri alanında Türkiye’nin geleceğini aydınlatabilecek en önemli bilimsel açılım 1948’de, gerici güçlerce boğuldu. O sırada tasfiyeye uğrayan bilim insanları gelişmiş dünya üniversitelerinde saygın yerlere geldiler, ama üniversiteden koparılmaları Türkiye için telafisi olanaksız bir kayıp oldu. 1960’ta, 27 Mayısçıların keyfi bir tasarrufuyla 147 öğretim elemanı tasfiyeye uğradı. Neyse ki daha sonra (1962’de) görevlerine iade edildiler. 1971’de (bildiğim kadarıyla, öğretim üyeliği görevi sürerken 1944 Mart’ında komünistlik suçlamasıyla tutuklanıp 1945 yılının başında serbest bırakılan Muzaffer Şerif Başoğlu’dan sonra) ilk kez görevdeki hocaların kişi güvenliğine saldırıldı. SBF (Mülkiye) Anayasa Kürsüsü'nün üç profesörü birden hapse atıldı. Biri, Mümtaz Soysal, o sırada fakülte dekanıydı. Ders vermekte olduğu sınıftan götürüldü. Hoyratlık çağı o zaman açıldı. 12 Eylül’den sonra ise en kapsamlı tasfiyeler yapıldı. Tasfiye dalgası 1983’te, Mülkiye’yi de içine aldı. Anayasa Kürsümüzün Başkanı, 1956-57 ders yılında Türkiye’de insan hakları eğitimini başlatmış olan hocamız Bahri Savcı (o sırada 69 olan) yaş haddine ulaşmış, veda dersini hazırlıyordu. Faşizm her zamanki gaddarlığıyla buna izin vermedi ve bütün ömrünü Türkiye’nin aydınlanmasına adamış olan bu yüce insanı kapının önüne koydu. Aradan üç hafta geçmeden beni de attılar. Siyasal dengeler değişince, yedi yıllık bir aradan sonra, ben dahil, atılanların büyük çoğunluğu geri döndü.

7 Şubat 2017 günü çıkarılan 686 sayılı OHAL KHK’si ise, bu güne dek görülen en kapsamlı üniversite tasfiyelerinden birini gerçekleştirdi. Bu kez kişilerin yanı sıra, gözde kurumlar hedef alındı. Örneğin şu anda Mülkiye’den atılan öğretim elemanı sayısı, 1402 sayılı yasayla tasfiye edilenlerin iki katını aştı. 1983 tasfiyesinden sonra Anayasa Kürsüsü'nde bir profesör ile bir araştırma görevlisi kalmıştı. Bugün ise, kürsüde tek bir araştırma görevlisinden başka hiç kimse kalmadı. Böylece, 1877’de ilk kez okutulmaya başlanan, II. Abdülhamit’in istibdat döneminde kesintiye uğrayan, ama II. Meşrutiyet’ten (1908) itibaren Mülkiye’nin en temel derslerinden biri hâline gelen Anayasa’nın okutulması artık tehlikeye girmiş bulunuyor. Bugün yaşananlar eski tasfiyelere benzemiyor. Bugün artık kurumsal bir yok ediş var. II. Mahmut’la başlayan Osmanlı modernleşmesi hedef alınmış görünüyor. Bu modernleşme atılımının üç ana eğitim kurumu olan Tıbbiye (1826) ve Harbiye (1834) yok edildi. Anlaşılan şimdi de sıra Mülkiye’ye (1859) geldi.

Üniversiteler ile akademiler toplumların akciğerleri gibidir. Çağcıl toplumların soluk almasını sağlayan bilim ve sanat, bu ocaklarda odaklanır. Bunlar çökertilirse, toplum da soluksuz kalır. Bu durumu gözeten 1961 Anayasası’nın 21. maddesi: “Herkes, bilim ve sanatı öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir” diye bir hüküm getirmişti. 1982 Anayasası’nın 27. maddesi bunu tekrarlamakla yetinmeyip “… serbestçe öğrenme ve öğretme …” diyerek bir pekiştirme gerçekleştirdi. Ne var ki, bu düzenlemeye, fuzuli olduğu için yanlış anlamalara yol açabilecek bir fıkra ekledi: “Yayma hakkı, Anayasanın 1'inci, 2'nci ve 3'üncü madde hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamaz.” Bu düzenleme fuzuliydi. Çünkü, bilimde zaten tek bir amaç olabilir: Gerçekleri ortaya çıkarma. Belli amaçların yasaklanması ya da dayatılması, bilimin nesnelliği için bir tehlike oluşturur.

Bilimde nesnelliği sağlamanın en güvenilir yolu, üniversite mensuplarına birtakım dokunulmazlıklar tanımaktır. Uygar dünyanın ortak olarak tanıdığı bu dokunulmazlıkların başlıcaları şunlardır: Araştırma özgürlüğü; öğretim özgürlüğü; toplumdaki başat kanaatlere ya da hükümet yetkililerinin görüşlerine aykırı olanlar dahil, düşüncelerini ve olgulara dair bildiklerini serbestçe yayma hakkı; bu özgürlükleri kullanma nedeniyle baskıya uğramama, işinden uzaklaştırılmama, kişi güvenliğinden yoksun bırakılmama güvencesi.

Tıpkı milletvekillerine tanınan dokunulmazlıklar gibi, bunların da amacı kişileri ayrıcalıklı kılmak değil, işlevlerini layıkıyla yerine getirebilmelerini olanaklı kılmaktır. Milletvekillerine tanınan dokunulmazlıkların ya da kimi oylamalarda oyunu gizli kullanma hakkının gerekçesi, milletvekillerinin, vicdanlarının sesine göre serbestçe ve korkusuzca karar vermesini sağlamaktır. Bilim kişilerine tanınan dokunulmazlıkların amacı da, gerçeklerin bilimsel yöntemlerle ortaya konmasını ve doğru bilinenin korkusuzca açıklanabilmesini güvenceye almaktır. Kendilerine bu güvenceler sağlanmış olan bilim insanlarının ise, buna karşılık, bilim insanı sorumluluğu içinde davranmaları gerektiği tartışma dışıdır. Örneğin, bilim kişisi görüşünde özgürdür ama, kürsüsünü bir propaganda aracı olarak kullanamaz. Kamunun kendisine emanet ettiği birtakım yetkileri, örneğin üniversite elemanlarını değerlendirme ya da yeni eleman alma yetkilerini, yandaşlarını kayırmak, görevin gerektirdiği niteliklere sahip olanlar içinde siyasi görüşlerini beğenmediklerini engellemek, hele de not verirken öğrencinin siyasi görüşüne göre değerlendirmede bulunmak gibi “hakları” yoktur. Bunlar düpedüz “görevi kötüye kullanma” suçunu oluşturur.

Bilimle sanatın ve bunların ana kurumları olan üniversitelerle akademilerin saygı görmemesinin ne önemi var diye düşünenlere, Türkiye’nin bugünkü durumu yeterli bir yanıttır. Toplum ve kamu yaşamından akli değerler gitgide dışlanmaktadır. Çocuklarını hangi yöntemle doğuracaklarından kaç çocuk yapacaklarına, içki ya da sigara içip içmeyeceklerine, yemeklerine tuz ekip ekmeyeceklerine, çocuklarına din eğitimi verip vermeyeceklerine, vereceklerse hangi dinin hangi mezhebini tercih edeceklerine, yılbaşını kutlayıp kutlamayacaklarına, hangi gazeteleri (ya da gazetecileri) okuyabileceklerine, hangi televizyon kanalını izleyebileceklerine, hangi internet sitesine girip giremeyeceklerine, paylaşımcı medyayı serbestçe kullanıp kullanamayacaklarına, berber dükkânında ya da kahvede içlerini özgürce döküp dökemeyeceklerine dek, insanların yaşamının her alanına karışılması artık olağanlaşmıştır. Böyle bir ortamda, kaçınılmaz olarak, herkes herkesi suçlamakta, kimse kimseyi dinlememekte, her yana sinsi bir korku yayılmakta, kimse kimseye güvenmemektedir. Bir anayasa oylaması için yapılan kalabalık toplantılarda, içerikten tamamen kopuk bir biçimde, “hayır demek, 15 Temmuz darbesinden yana olmak demektir” ya da “evet dediğimiz için mutlu bir evliliğimiz var” düzeyinde (ya da düzeysizliğinde) propagandalar yapılmakta, yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğine ulaştığımız bu günlerde, kalabalıklar “idam” diye haykırabilmektedir. Düşüncenin bu denli gerilemesine koşut olarak, Türkçe de gitgide anlaşılırlığını ve ifade gücünü yitirmektedir. “Temsiliyet”, “acziyet” gibi uyduruk sözcükler, “kullanma amaçlı”, “açıklama adına” gibi garip anlatımlar her tarafı sarmaktadır. Bu gidişle, günün birinde birbirimizi dinlemeye karar verdiğimizde birbirimizi anlama olanağını yitirmiş olacağız. Üniversitelerle ve akademilerle uğraşmanın, bilim ve sanat kurumlarını, kuruluşlarını yok etmenin, bilimcileri ve sanatçıları horlamanın bedelini, yalnızca doğrudan ilgililer değil, bütün toplum öder. Hem de yalnız bugünkü kuşaklar değil, yarınki kuşaklar da öder.