Unutulmaz bir Buckley şarkısı: Ulus Baker
16.07.2017 09:45 BİRGÜN PAZAR
On yıl geçmiş aradan. Oysa Ulus’u düşününce yalnız kalbim değil aklım da parçalanıyor. Yıllar sonra karşılaşsak… Ülkenin durumunu sorsam ona. “Vahim” derdi, hiç şüphe yok. İşte onun bu sözcüğe yaptığı özel vurguyu özledim

Eren Aysan

On yıl geçmiş aradan. Ölüm haberini aldığım yerdeyim şimdi. Öyle bir ıssızlıkta. Avare dolaşmıştım sokaklarda. Akşam ise Dipnot Kitabevi’nde buluşmuştuk, bir grup arkadaşla. Heidegger mi demişti? “Zaman saatin yenilgisidir” diye. Boyun eğdiğimiz günler, saatler ve dakikalar… sıradanlaşan çaresizliğimiz.

On yıl geçmiş aradan. Oysa Ulus’u düşününce yalnız kalbim değil aklım da parçalanıyor. Yıllar sonra karşılaşsak…

Ülkenin durumunu sorsam ona. “Vahim” derdi, hiç şüphe yok. İşte onun bu sözcüğe yaptığı özel vurguyu özledim. Ben, bu adamı onun deyişiyle, “el kadar çocukken” tanıdım. Bir açık hava gibi yanımdaydı her zaman. Eğri gözlükleriyle sabahlara kadar içip dans ederken de, evinin önüne park eden bir cenaze arabasına komşusunun verdiği tepkiyi canlandırırken de, çamaşır ipini pantolonuna düşmesin diye kemer yerine takarken de, bir yandan kitap okuyup bir yandan da hamburger yerken akan sosa aldırmadan çalışmaya devam ederken de, kolaj yapıyorum deyip evinin dört bir yanını gazete kupürleriyle doldururken de, Anna Ahmatova’yı tartışırken güzel kadınlar üzerine aforizmalar sunarken de, altı ay tek camı olmayan bir gözlükle sokakta dolaşırken de yaşamımın bir yerinde hep Ulus vardı. Sanırım Jeff Buckley’i bana o öğretmişti. Buckley’in, Cohen’in o meşhur Hallelujah’ını yorumlarken şarkının en başındaki nefes sesi belki de onun son nefesiydi.

On yıl geçmiş aradan. Ortaokul yıllarımda Konur Sokak’ta bir zamanlar Ali Balkız’ın “Kardelen”in yerinde “Üç Çiçek” vardı. Ulus’u orada alacalı bir hayal gibi hatırlıyorum. Daha sonra babam psikiyatri tezine çalışırken yazdıklarını bilgisayara aktaracak bir yardımcı belirdi: Ulus. Neredeyse altı ay aynı çatı altında yaşadık. Çocukluk işte… bir pembe diziye, “Hayat Ağacı”na dadanmışım o zamanlar. Ulus’la birlikte göz ucuyla televizyona bakardık. Benim derdim dizinin şimdi pek sıradan gelen aşk öyküsü, onun derdi dizide oynayan Sam’ın güzel bacakları. Annem Ulus’un dağınıklığına mı dayanamadı? Yoksa babamın tezinde epeyce yol alındı da ondan mı? Aklım ermiyor. Bir süre sonra kayboldu bizimki.

Çok güzel piyano çalardı. Belki de çok az kişi onun daha önce konservatuarın kompozisyon bölümünü kazandığını bilir.

Bana geldiğinde piyanonun başına oturup resitaller verirdi.

Muhtelif dünya dillerini bilirdi. Değişik dillerde ilginç mesajları telefonla gönderme kabiliyetine hiçbir zaman vakıf olamadı!

Ulus, disiplinlerarası ilişkinin sınır tanımayanıydı. Felsefeden müziğe, sinemadan edebiyata, resimden sosyolojiye, simyadan kimyaya, matematikten psikolojiye uzanan bir bileşkeydi. Hislerinin anlamını bulma yolunda ilerlemeciydi. Ulus’un “Kanaatlerden İmajlara Duygular Sosyolojisine Doğru” tezinin çevirmeni sevgili Harun Abuşoğlu’na da buradan bir selam yollamak gerek. Ama en başta da Ünal Nalbantoğlu’na… Ulus’u Ünal Hoca’sız anmak bir eksiklik duygusu yaratır insanda. Biz, hep Ünal Hoca’nın “Patikalar”ından sessizce yürüyenler olalım.

On yıldan fazla zaman geçmiş aradan. Sanırım doğum günüm… Sıkıcı bir muhabbet dönüyor masada. “Bugün bir yaş daha yaşlandım. Bari biraz eğlenceli şeylerden konuşalım,” diyorum. Muhtemelen bütün kapılar yine Spinoza’ya çıkıyor.

En sonunda konuyu kapatmak için, “Spinoza İspinozdan mı geliyor Ulus?” diye kendi çapımda geyik çevirmeye çalışıyorum. Verdiği yanıta karnımı tuta tuta saatlerce gülüyorum: “Hayır, ispinoz İbranice kökenli bir kelimedir!”

On yıl geçmiş aradan. Belki de daha sonraki yıllarda arkadaşlığımızı perçinleyen aynı mahallenin çocukları olmamızdı.

Evet, bir adalıydı. Tıpkı benim gibi… Biz de Giritliyizdir. Evet, babası da bir psikiyatristti. Tıpkı benim gibi… Ama Ulus hiçbir zaman babasının “neden?” öldürüldüğünü anlatmadı bana. Ben de soramadım. Sanki gizli bir alana dalıp onun kalbini incitebileceğimi düşündüm. Sakındım bir şeylerden.

Evet, annesi bir şairdi: Pembe Marmara… Tıpkı ailemde olduğu gibi… Kıbrıs’ın özellikle 40'lı yıllarının önde gelen kadın şairlerinden biriydi o. Nihat Sami Banarlı’nın teşvikiyle Türkiye’de de, “Yedigün” dergisinde şiirleri yayımlanmıştı. Ümit Yaşar Oğuzcan’la mektup arkadaşlığı süreçte aşka dönüşmüştü. Ne yazık ki, o zamanın şartlarında Kıbrıs’tan Türkiye’ye gitmek büyük bir lükstü. Bir erkeğin kalkıp da Kıbrıs’a sevdiği kızı görmeye gelmesi ise neredeyse imkânsızdı. Ama ferman dinlemeyen yürekler bu aşkı besleyip büyütmüştü. Sonunda, posta yoluyla, Ümit Yaşar’ın bir kitabın içini oyarak yerleştirdiği yüzükle kendi aralarında nişanlanmışlardı. Pembe Marmara’nın babası vaziyeti öğrendiğinde evde kıyametler koparmış, kızına etmediğini bırakmamıştı. Ama gelin görün ki, babasının gözünün nuru kızı yemeden içmeden kesilince çaresiz kalmıştı. Mecburen en büyük oğlunu İstanbul’a damat adayını görmeye göndermişti. Dönüşte ise karar belliydi: İmkânsız izdivaç. Herşeyden önce Pembe’ye göre değildi yeniyetme şair. Ümit Yaşar, kısa boylu ve kekemeydi!

Ne zaman annesiyle ilgili söze başlasam bir süre sonra konuyu kapatırdı. Ulus fazlasıyla içli bir adamdı. Kaçmak istediği konular konuşulmaya başlayınca başını hafifçe öne eğer, bir süre sonra da toz olurdu.
Ulus doksanlı yılların ortasında önemli bir figürdü benim için
Hiçbir zaman onun için yazdığım bu dizeleri okuyamadı:

Yok’a Gazel
“Yalnızlık tanrıya değdi değecekti”
Şükrü Erbaş

evde dolaşan sıkıntılı bir kadın yoktu
uzakla aramızda bir avuç mesafe yoktu

koltukta kedi gibi kıvrılmıştı anlam
üstünü örtecek serin bir gece yoktu

kaç kere kuşkuya adını sordum
içinde duracak istasyon yoktu

gökyüzünde bekliyordu zaman
kendini bölen bir yanı yoktu

rüzgâr eğildi kum tanesine
karbonun elmasa dönüştüğü an yoktu

bir öpüşte ölen devlet, yitirilen atlas
üstünden atların geçmesinden korkan nehir yoktu

her akşam gidip iki tek atmaya niyetli
gittikçe genişleyen mermer masalar yoktu

iğne deliğinden geçen yalnızlığım
beni avutacak yeni bir hayal yoktu

On yıl geçmiş aradan. 2000'li yılların ortasında Ankara bozkırında bir grup ateşli genç yan yana gelmiş, ülkemizde pek kıymeti bilinmeyen edebiyat eleştirisi odaklı hakemli bir dergi çıkartmak için toplanmıştık. Sanırım altıncı sayımız, “Edebi Kanon” üzerineydi. Ulus’un, “Ulusal Edebiyat Nedir?” yazısı çerçevesinde tartışırken onu aramıştım. Son haberleşmemiz oydu. Artık çoktan Ankara’yı terk etmiş, yaşamının sonlandığı yere taşınmıştı. Biz belki de Ulus’un etrafındaki koruyucu meleklerdik. Tuhaf bir misyon yüklemişti her birimize: Ulus’u Koruma ve Kollama Derneği Üyesi olmak gibi. Şu, o tuhaflıkta Orhan’la ( Tekinsoy) rakı içmek lazım.

On yıl geçmiş aradan. Elimden bir bilya kayıp gitti sanki. Türkiye hayattayken farkına varamadığı bir filozofunu yitirdi.
Ulus yaşarken bir dehaydı, şimdi efsane oldu.