Unutuluşun ve hatırlamanın yazısı
Bülent Forta Bülent Forta
Babamın küçücük elimi kavrayışını ve bunun yarattığı güven hissini hatırlıyorum

Babamın küçücük elimi kavrayışını ve bunun yarattığı güven hissini hatırlıyorum. Şişli’den sonrasının tenha olduğu; henüz blok blok binaların bir şehir kalabalığı olarak insanların üstüne abanmadığı yıllardı. İETT otobüsünden iner ve bir konvoy düzeninde yürürdük Ali Sami Yen’e. Taksim ya da Şeref stadını konuşanlar çok uzun bir geçmişten söz ederlerdi. Benim hatırlayabildiğim sadece ve sadece Dolmabahçe’de deniz tarafındaki kaleydi. İnsanlar hatırladıkları yaşanmışlıkla güzel ve bir o kadar da hüzünle söz ederlerdi geçmişten.

Benim çocuk gözlerim de Turgay Şeren’e; Metin Oktay’a tanıklık etti o statta. Yasin Ekrem Aydın Muzaffer Talat Turhan Yılmaz Ayhan Metin Gökmen Uğur şeklindeki kadroyu bir şiir gibi ezberledi. Bir mekana bağlılık zamanı ortadan silen bir şey değildi, her zaman dilimi bir mekanda var olabiliyordu. Salı akşamı “son maça” doğru yol alırken aklımda bir Bülent Ortaçgil şarkısı dönüp durdu; “hoş geldin değil hoşça kal acıtır”

Gerçekten de Ali Sami Yen’e bir daha gidemeyecek olmak insanın içini acıtıyordu. Beypazarı Şeker spor diye bir takımın varlığını ilk kez duymuş olsak da koşmuştuk maça. Orda olmak maçın kendisinden daha önemliydi çünkü. Bütün bir yıl boyunca tribünde devre aralarında karşılaştığımız yüzleri bir veda töreninin hüznü kaplamıştı. Ali Sami Yen’i bir “play station” oyununa dönüştüren ışık ve ses gösterisine Fikret Kızılok-Sibel Sezal düeti eşlik ediyordu; “bu kalp seni unutur mu?” Sonra Şebnem Ferah’ın insanın içine işleyen sesi yankılandı; eski açığı, yeni açığı, kapalıyı, numaralıyı dolaştı “hoşça kal hoşça kal “

Biraz önce zamanın fiziksel olarak farklılaştırdığı eski yıldızları tanıma yarışına girmiştik; a-aa şu Metin değil mi? Hayır ya o Savaş türünden sohbetler sürüp gidiyordu. O zaman bir gerçeğin farkına vardım. 1980-1988 arasında zorunlu “ikamet” nedeniyle hiçbir Galatasaray maçını seyredememiştim. TV yoktu Ali Sami Yen’e gitmem de mümkün değildi. O yıllarda oynayan futbolculara ilişkin tek bilgim gazete yazıları ya da sonradan TV’de yayınlanan “altın goller” vb. programlardaki 2-3 dakikalık görüntülerdi.

Tuhaf bir duyguydu bu. Bir kaza geçirmiş ve belleğimi yitirmiş gibiydim. 1980 öncesine ilişkin bütün detaylar aklımdaydı, 80-88 arası yoktu 88 sonrası ise yeniden canlanıyordu. Koskocaman sekiz yıllık bir “bellek yitimi”. O yıllar arasında oynamış futbolcuları bilmemek, şarkıları duymamış filmleri seyretmemiş olmak. Belki tek tesellim bu bireysel “bellek yitimi”nin toplumsal hafızayı boşaltmış bir diktatörlük döneminde yaşamış hemen herkes için geçerli olmasıydı.

Aradaki açığı okuyarak daha çok şarkı dinleyerek daha çok o dönemde çevrilmiş filmleri seyrederek kısmen de olsa kapatabilmek mümkündü. Belki de eski maçları büyük bir iştahla seyretmemin altında bu ıskalanmış geçmiş yatıyordu. Ama ne olursa olsun o anda yaşamışlıkla sonradan ne olup bittiğini anlamaya çalışmak çok fazla emek gerektiren zor bir işti. Tarihçinin geçmişi anlamak ve anlamlandırmak için bitmek bilmeyen okumaları gibi bir durum. “Teori gridir ama hayat ağacı yeşildir” dostum dedim kendi kendime. Hayat bir geçmişi hiç yaşamamış olanların bugün öğrendiklerini geçmişe ilişkin bir gerçek olarak kurgulamaları geride hep eksik bir şeyler kalması demektir. Aynen benim 80’li yıllara ilişkin dışarıda olup bitenler karşısındaki “cehaletim” gibi.

Şimdi “hoş geldin” diyerek yeni stadın açılışına gideceğiz. Hemen hepimiz tarihsiz bir mekanda ona tarih katan maçı (yaşanmışlığı) değil mekanı konuşacağız. Güzel olmuş, muhteşem, Fenerinkinden iyi türünden cümleler kuracağız. Mal mülkle övünen, takım takım ruhu gibi manevi değerlerin unutulduğu bugüne ilişkin bir görgüsüzlük ne denli rahatsız edici olursa olsun Seyrantepe’yi benimsemeye çalışacağız.

Bundan yıllar sonra Ali Sami Yen’in yarattığı duyguları Seyrantepe’nin yaratmayacağı kesin. Hayat giderek daha plastik hale gelirken içimizi ısıtan; her şeye sonuna kadar inandığımız, her şeyi sonuna kadar sevdiğimiz bir çağın sonuna geliyoruz çünkü. Ben o sekiz yılı anımsamasam da olur, öncesini en küçük detaylarına varıncaya değin anımsıyorum, şimdiyi de. Çok geç olmadan “henüz vakit varken” bugünü de yaşayabilirim.

Önümüzde politika konuşacağımız, hatta sadece politika konuşacağımız günler var. Haziran ayında yapılması düşünülen genel seçimlerin politikleşmeyi arttıracağını söylemek kehanet değil. CHP de Kılıçdaroğlu dalgasının seçimlere kadar sürüp sürmeyeceği, AKP’de iktidar yorgunu kadroların nasıl değişeceği, MHP’nin barajı geçememesi halinde parlamento aritmetiğinin nasıl şekilleneceği üzerine bol konuşacağız. Aynen BDP’nin ne yapacağını ya da ÖDP,EMEP gibi sosyalist partilerin seçim stratejileri üzerine konuşacağımız gibi.

Bu Pazar yazısı da unutuluşun ve hatırlamanın yazısı olsun istedim; Ali Sami Yen vesile oldu.

 

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız