Üretimin gizli mabedi ve sınıf siyaseti
16.07.2017 08:45 BİRGÜN PAZAR
Sınıfın taleplerini ancak bir sınıf iradesi şekillendirebilir. Sınıf iradesi, kendi hayatına sahip çıkacak ve yaratıcılığına, enerjisine inanarak geleceği tasavvur edip biçimlendirebilecek bir iradedir. İşyerine dair talepler oluşturma, onları sarih bir şekilde ifade etme ve bir program çerçevesinde yeniden biçimlendirme halini irade olarak tanımlayabiliriz

GAMZE YÜCESAN ÖZDEMİR - Prof. Dr.

Son dönemde toplumsal muhalefetin ve sınıf siyasetinin kendisini var edeceği zaman ve mekanlar önemli bir tartışma başlığı. Tam da bu noktada, ömrümüzün geçtiği, gündelik hayatın en önemli bölümünü kaplayan işyerlerinin siyaseten görünmez olması üzerine düşünmek gerekiyor. İşyerleri, zaman ve mekan olarak hayatımızın en önemli bölümünü kaplıyor fakat sosyalist siyasetin konusu olmaktan uzak duruyor. İşyerini siyaset dışı bırakan önemli eğilimlerden söz edilebilir.

İlk olarak, son yıllarda üretim örgütlenmesinin zamanı ve mekanı parçalayan doğası belirli bir zaman ve mekanda sabitlenen işyerini bulanıklaştırmıştır. Bu nesnel dönüşüm, üretim sürecinin siyaseten önemini de bulanıklaştırmıştır.

Ayrıca, geleneksel işyerleri olarak fabrikaların çevre ülkelere kayması, merkez ülkelerdeki akademik tartışmaların da seyrini değiştirmiştir. Diğer bir deyişle, fabrikaların Batı’da politik mevzi olduğu dönem sona erince Batı akademisi de işyerini siyaset tartışmalarının dışına atmıştır.

Bir başka eğilim ise, üretimin yeni mekanlarının (AVM’ler, plazalar vb.) geleneksel işyerlerinin yerini alması ve geleneksel sınıf siyasetinin mekanları olarak görülmemesidir. Bu ise yeni mekanlardaki emeğin sınıf siyaseti dışında tanımlanmasına neden olmuştur.

Tüm bu yapısal dönüşümlere paralel olarak, akademik ve siyasal alanda geniş yer kaplayan kültürel çalışmalar da siyasi ve gündelik olanı işyeri dışında kurma eğilimindedir. Bu eğilimin en belirgin özelliği ise gündelik hayatı çok büyük oranda üretim ve sınıf ilişkilerinden bağımsız bir yaklaşımla ele alıyor olmasıdır.

Bahsedilen eğilimler, işyerini sosyalist siyasetin kör noktası haline getiriyor. Marx, işyerini “üretimin gizli mabedi” olarak tanımlarken, işyerinin “işi olmayanın giremeyeceği” dışa kapalı niteliğini vurgular. Sosyalist siyaset, “üretimin gizli mabedi”ni mücadele konusu yapmadığında ise, mabet kendini burjuva bilme biçimiyle kuruyor. Ardından da bu bilme biçimi sosyalist siyasetin içine sızıyor ve bir anlamda egemen yaklaşım halini alıyor.

Burjuva bilme biçimi, işyerini politika dışı tutmaya dönük üç önkabul barındırıyor. İlki, işyeri teknik bir alandır. Sermaye ve teknoloji eliyle örgütlenir. Üretimin örgütlenmesi ve işleyişi sermayenin elindedir. İkincisi, işyerinde işçi, bilinçli ve sorumluluk sahibi bir bireydir. Üçüncüsü, işyerinde ulusal/uluslararası standartlar ve yönetim teknikleri belirleyicidir. Üretimin zaman ve mekanı, bilim ve teknolojinin verdiği imkanlar doğrultusunda hazırlanan bu standartlar ve teknikler ile düzenlenmelidir.

Bu teknisist ve apolitik yaklaşıma karşın sosyalist siyasetin yeniden dillendirmesi gereken üç temel talep şunlar olabilir: Teknik işyeri değil, politikleşmiş işyeri; neoliberal birey değil, kolektif özne; standartlar değil, sınıf iradesi.

Teknik işyeri değil politikleşmiş işyeri
Egemen yaklaşımda işyeri, iktisadi bir yapının unsuru olarak teknik bir örgütlenme şeklinde ele alınır. Siyasal ve ideolojik alanlar üretim noktasının dışında tutulur. Bu ayrışma, sermayenin çok etkili bir silahıdır. Ekonominin siyasi yüzünün bulanıklaştırılması ve siyasetin iktisat dışı bir “söz söyleme” alanı olarak kodlanması burjuva sosyal bilimlerin kalesidir. Bu, üretilen artı değeri gizler. Dolayısıyla burjuvazinin hegemonyası, işyerinin teknik bir alan olarak yalıtılmasına dayanır.

Oysa, artı değere sermaye sınıfı tarafından el konulması, en temelde politik bir problemdir. İşyerinin teknik (siyasetten yalıtık) bir alan olarak tanımlanması, temeldeki bu politik problemin yok sayılması ve üretilen zenginliğe el koyma sürecinin devamının sağlanmasıyla ilişkilidir.

Buna karşı vurgulamak gerekir ki, işyeri teknik değil, politik bir alandır. İşyerinde yalnızca mallar ve hizmetler değil, siyaset, siyasi aygıtlar ve toplumsal ilişkiler de üretilir/yeniden üretilir. Üretim noktasının iktisadi, siyasi ve ideolojik momentlere sahip olduğunu söylemek, üretimin zaman ve mekanını bir politik mücadele alanı olarak görmek demektir. Dolayısıyla, üretimin zaman ve mekanı teknik bir örgütlenme olarak sermayeye terkedilemez. Bu da politikleşmiş işyeri kavramını tartışmaya çağırmaktadır.

Politikleşmiş bir işyerinde, işçi sınıfı üretimin iktisadi, siyasi ve ideolojik yapısını anlamlandırabilmelidir. Son yıllarda, sınıf mücadelesinde sarkacın sermayeden yana olması, tüm yapıları emek adına yıkıcı kılmaktadır. İşyerinin iktisadi yapısı, işçinin ücretini karşılamak için gerekli emek miktarını azaltmaya ve artı değer yaratan emek miktarını çoğaltmaya dayanır. Dolayısıyla, daha çok kar ve sermaye birikimi için, işyeri, çıkarları çatışan iki sınıfın mücadelesine sahne olur.

Politikleşmiş bir işyerinde, işçi sınıfı üretimin siyasi yapısını anlamlandırabilmelidir. Neoliberal siyasal yapı, güvencesiz ve geleceksiz çalışma, yoğun işsizlik, neoliberal sosyal politikalar, işçi sınıfının geneli üzerinde yıkıcı etkilere sahiptir. Bu yıkıcı etkiler üretim noktasında çok daha itaatkar ve güçsüz bir sınıf yaratmaktadır. Bu kısırdöngünün kırılabilmesi ancak işçilerin kolektif bir özne haline gelebilmesi ile mümkündür.

Bununla bağlantılı olarak politikleşmiş bir işyerinde işçi sınıfı üretimin ideolojik yapısını da değerlendirmelidir. Dayanışma, adalet ve eşitlik gibi değerler yerine, birey ve rekabet örülü ideolojiler işyerinde ve dışında üretilmektedir. Bunlara karşı işçi sınıfının sözü, talepleri ve ortak eylemi olmalıdır. Dünyayı kendi gözleriyle görmeyi öğrenebilmek ve bunun değerini teslim edebilmek, sınıfın kendi özsaygısını ve direnme noktalarını/pratiklerini oluşturabilmek için elzemdir. Karşılıklı olarak işçiler kendi direnme pratiklerini geliştirdikçe söz konusu ideolojik yapıyla kurdukları ilişkinin dönüşmesi de mümkün hale gelebilir.

Neoliberal birey değil kolektif özne
İşyerine yönelik egemen yaklaşımda neoliberal birey anlayışı temel alınır. Neoliberal “birey”in evrensel özellikleri vurgulanır. Sermayenin etkinlik ve verimlilik konusundaki baskısını hiç sorunlaştırmadan, tek başına çaba gösteren bir “birey”dir asıl olan. Dolayısıyla, neoliberal birey, işyerinde yapması gerekenleri bilen, sorumluluk sahibi ve kendi güvenliğini sağlamaya dönük bir bilinç düzeyi içindedir.

Bu tahayyül etme biçimi içerisinden bakıldığında, işçi artık bir “birey”dir ve kapitalistin karşısına yapayalnız çıkacaktır. Anılan “birey” sermayenin tüm ideolojik denetim mekanizmalarına açık olarak, sermaye ile işbirliğine veya onun keyfi uygulamalarına boyun eğmeye zorlanmaktadır. Bir başka deyişle, işçi sınıfının bir üyesi olarak sahip olduğu hakkı bizzat kendi eliyle inkar etmektedir: İşçi bir kolektivitenin parçası değildir. İşçi sınıfının bir parçası olarak “hak” ve “talepler” sunan karşı hegemonik bir tutum geliştiremez.

Neoliberal siyaset ve iktisat politikaları, işçi sınıfını ve toplumun büyük kesimlerini, yan yana duramayacak ve söz söyleyemeyecek şekilde tahrip etmiş, sözsüz ve eylemsiz bırakmıştır. Kolektif varoluş ve özneleşme, yaşama ilişkin taleplerini dillendirme imkanını işçi sınıfına verecektir.

Standartlar değil sınıf iradesi
İşyerine yönelik en önemli araçlar arasında yer alan ulusal ve uluslararası standartlarla üretimin yönetimsel kuralları konulmakta, geniş kapsamlı kontrol ve düzenleme mekanizmaları yerleştirilmektedir. Standartlar söz konusu olduğunda öncelikler şöyle sıralanır: bilimsellik, yasalara uygunluk, standartlara uygunluk.

Bu bilimsellik, yasalar ve standartlar, işçi sınıfının kolektif temsil mekanizmalarından arındırılmış yerlerde şekillenir. Diğer bir deyişle, bilim, yasalar ve standartlar “daha çok kar” işleyişini kabul eder. Dolayısıyla, artı değer yaratmaya yönelik uzun çalışma saatlerini, hızlandırılmış teknolojiyi ve artan emek yoğunluğunu kabul eder ve tüm bu kabuller üzerinde işyerini düzenlemeyi amaçlar.

Oysa ki sınıfın taleplerini ancak bir sınıf iradesi şekillendirebilir. Sınıf iradesi, kendi hayatına sahip çıkacak ve yaratıcılığına, enerjisine inanarak geleceği tasavvur edip biçimlendirebilecek bir iradedir. İşyerine dair talepler oluşturma, onları sarih bir şekilde ifade etme ve bir program çerçevesinde yeniden biçimlendirme halini irade olarak tanımlayabiliriz.

Son söz olarak, politikleşmiş işyerinde kolektif özne olarak işçi sınıfının iradesini koymasının yolları, imkanları ve pratikleri üzerine düşünmek bugün her zamankinden daha gerekli. Dolayısıyla ömrümüzün geçtiği, hayatımızın büyük bölümünü kaplayan işyerlerini görmezden gelmeyeceğiz. “Üretimin gizli mabedi”ni mücadelenin alanlarına çevireceğiz.