“Üslere el konacak, NATO’dan çıkılacak”
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

Balyoz da Ergenekon da sadece ve basitçe Türkiye içi güç mücadeleleriyle ilgili süreçler değildi; meselenin Türkiye’yi de aşan uluslararası bir boyutu vardı ki, o boyutun anlaşılabilmesi için emperyalizmin Türkiye’ye ve orduya dair planlarına bakmak gerekiyordu. Özellikle 1990’ların ortalarından itibaren ordu içerisinde ABD’ye, AB’ye ve NATO’ya mesafeli olan ve Türkiye’yi Atlantik ekseninden uzaklaştırıp Çin, Rusya, İran, yani Avrasya eksenine yakınlaştırmak isteyen bir anlayış ciddi ölçüde güç kazanmaya başlamıştı. “Ulusalcı” ya da “Avrasyacı” olarak adlandırılan bu subaylar, uzun vadede Türkiye’nin Batı bloğundan uzaklaşıp daha “bağımsızlıkçı” bir çizgiye yerleşmesi gerektiğini savunuyorlardı.

Her iki operasyon da doğrudan bu çizginin savunucularını hedef almıştı. AKP-C koalisyonu ordu içerisindeki bu çizgiyi tasfiye operasyonlarına girişti, sürece ordu içerisindeki Amerikancı/NATO’cu kanat da göz yumdu ve ordu bütünüyle teslim alınmış olundu. Cemaatçi subayların önü bu tasfiyelerin neticesinde açılmıştı ve bu subaylar 15 Temmuz’da tartışmasız şekilde Amerikancı/NATO’cu bir darbe girişiminde bulundular.

Bu girişimde ABD’nin nasıl bir rol oynadığını belki de hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz ama darbenin ilk saatlerinde ABD Dışişleri’nden yapılan “tarafsız” ve dengeli açıklamalara bakarak dahi, başarıya ulaşması halinde darbe yönetiminin ABD ve Batı tarafından tanınacağını söyleyebiliyoruz. Dahası, darbe sonrası yapılan açıklamalar da Batı ile iktidar arasındaki ilişkilerin mahiyetine dair önemli ipuçları veriyor. Hemen hemen bütün Batılı ülkeler darbe girişiminden çok “darbeyi bahane ederek inşasına hız kazandırılan diktatörlük tehlikesi”ne vurgu yapıyor ve ardı ardına uyarılarda bulunuyorlar.

Türkiye eksen mi değiştirecek, Atlantik çizgisinden ayrılacak ve örneğin üsleri kapatıp, NATO’dan çıkacak mı?

Türkiye’nin geleneksel müttefiklerinin bu pozisyonuna bir de yeni müttefiklerinin pozisyonunu eklemek gerekiyor ki, durum bu noktada daha da enteresanlaşıyor. Uzunca bir süredir Türkiye ekonomisini petro-dolar girişleriyle finanse eden Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin darbeyi destekledikleri, hatta finansal yardımda bulundukları iddiaları hiç de gerçekdışı görünmüyor. İktidarın Suriye siyasetini değiştirme ve dolayısıyla Suud rejimiyle yollarını ayırma sinyalleri akla getirildiğinde böylesi bir destek de anlamlı hale geliyor, petrol şeyhliklerinin işin içinde olma ihtimali artıyor.

Türkiye’nin geleneksel ve yeni müttefikleri darbeye destek veredursun, Suriye üzerinden ciddi ihtilaf yaşanan iki ülkenin, Rusya ve İran’ın iktidarın yanında olduğu artık çok net olarak ortaya çıkmış durumda. Darbenin Amerikancı karakterini fark eden Rusya, sadece 6-7 ay önce Suriye siyasetindeki son kurşununu da bir Rus uçağını düşürmeye atmış olan yeni-Osmanlıcılığa rağmen en başından beri darbe karşıtı bir tutum sergiledi, istihbarat paylaşımında bulundu. Aynı şekilde İran da, uluslararası arenada kendisine sürekli olarak düşmanlık eden ve 17-25 Aralık’ta yasadışı petrol ticaretini açığa çıkaran Cemaat’e karşı iktidarın yanında yer aldı ve o da aynı şekilde istihbarat işbirliği yaptı.

Peki şimdi ne olacak? Avrasyacı subayları tasfiye eden Atlantikçi Cemaat’in darbe girişimi bastırıldığına, darbedeki ABD-Suud parmağı görülebildiğine ve tasfiye edilen subayların bir bölümünün yeniden önemli görevlere atandıkları bilindiğine göre, Türkiye eksen mi değiştirecek, Atlantik çizgisinden ayrılacak ve örneğin üsleri kapatıp, NATO’dan çıkacak mı?

Öncelikle şu yanılgıdan kurtulmak gerekiyor: Darbe girişiminin Amerikancı ve ABD destekli olması, darbe girişimine maruz kalanların anti-emperyalist ya da Amerikan karşıtı oldukları anlamına gelmiyor; iki tarafın da ABD’ye “Beni al” dedikleri bir konjonktürde ABD’nin Cemaati tercih ettiğini gösteriyor. İktidarın bu tercihe vereceği yanıtın Atlantik ekseninden kopuş ve NATO’dan çıkış şeklinde olacağını iddia etmek ise hayli gelişkin bir hayal gücü gerektiriyor. Türkiye’nin ekonomik partnerlerinin kimler olduğuna, ihracat/ithalat kalemlerine, yabancı sermayenin bileşimine, sıcak para bağımlılığına ve ordunun silah envanterinin menşeine bakmak bile yeterli bunun bir hayal olduğunu görmek için.

Önümüzdeki süreçte iktidar Türkiye’nin eksenini değiştirmeyecek, buna gücü yetmeyecek ama çoğu blöf niteliğinde yeni hamleler yapmaya, bir tür “denge siyaseti” izlemeye, Rusya ve İran’la yakınlaşmaya, Suriye siyasetini değiştirmeye çalışacak. Bu ise çözülme sürecindeki ve hem ordusu hem bürokrasisi tarumar edilmiş bir ülkenin emperyalist müdahalelere çok daha açık olması anlamına gelecek. Tam da bu nedenle önümüzdeki süreçte Türkiye’yi bekleyen şeyin istikrar ya da normalleşme değil, yeni kırılmalar ve kaosun derinleşmesi olacağını söylemek kehanette bulunmak anlamına gelmeyecek.