Üşüyen ruhlar
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

İçim dışım karanlık… Yaz ortasında sıcaktan boğulurken üşüyorum. Öyle büyük bir acı ki, estetize etmeye çalışan her söz, o acıya ihanet etmeden söylenemez gibi geliyor bana. Suruç’taki katliamdan sonra, ne söylense, ne yazılsa boş… Katliamda yaralanan Loren’in dediği gibi, “Onlarca gencin kanları, parçalanmış bedenleri yüzümüze, üstümüze geldi. Şu an hastanede yatıyorum, vücudumda yanıklar var, kulaklarım duymuyor, telefonlarınızı mesajlarınızı cevaplayamıyorum. İyi değilim, iyi olmayacağım, iyi olmayın.” Onun bu sözlerini okuyup da yüreği içine akmayan varsa, bütün bu olup biten karşısında… Kendimi avutmak, umut oyunu oynamak, hesabı sorulacak retoriği yapmak istemiyorum. Başımı ellerimin arasına alıp ağlamak ağlamak ağlamak, sonra haykırmak haykırmak haykırmak… Ne kadar ağlayabilir, ne kadar haykırabilirim ki?.. Bu topraklarda her yeri acıyla örtüyorlar... Marguerite Duras’ın “Acı”da yazdığı gibi “kafamda nesnesiz altüst oluşlar, ne olduğu belirsiz kopmalar, kan ve çığlık…” Düşünceye yer bırakmıyorlar…

İnsanı en çok çıldırtan, bu ülkedeki bütün cinayetlerin, katliamların hep göz göre göre gelmesi. Hrant Dink öldürüldüğünde de, Sivas Katliamı olduğunda da… Soma’daki maden faciasında işçiler faciayı bekliyor, müfettişler madene girmeden raporlar yazıyor, sarı sendikacılar en modern maden diye açıklamalar yapıyor, maden sahibi çok ucuza kömür çıkarmakla övünen röportajlar veriyordu gazetelere. Ve olan oldu, göz göre göre… Diyarbakır Mitingi’nde patlayan bombadan sonra, Suruç’taki katliama da kimse şaşırmadı. İnsan hakları örgütleri, siyasi partiler, gazeteciler, defalarca IŞİD canilerinin korunup kollandığını, sınırdan ellerini kollarını sallayarak geçtiklerini söylemiş, fotoğraflarla, belgelerle ispatlamışlardı. Hrant Dink’le ilgili istihbarat raporları nasıl sumen altı edildiyse, Sivas Katliamı’nda, Roboski’de, Gezi’de yaşananlar ve soruşturmalar, bütün bu iş cinayetleri…

Şimdi protesto ediyor, kınıyor, lanetliyoruz. Bir süre sonra başka bir yerde daha bomba patlayacak, IŞİD canileri çocukları katletmeye, tecavüzlere devam edecek, yine kollanıp korunacaklar, gazeteler DAEŞ’ten daha tehlikeli diye başka hedefler gösterecekler, televizyonlarda komplo teorileriyle akıllar bulandırılmaya devam edilecek.

Devletin bütün kurumları ve yasalar, derinlemesine bir reform sürecinden geçmeden, suç işleyen ve suça göz yuman bütün yetkililer, memurlar, politikacılar yargılanmadan, bu göz göre göre yaşanan cinayet ve katliamlar sona erebilir mi? Daha 12 Eyül’ü bile yargılayamamış, hatta 12 Eylül’ün yasaları ve kurumlarıyla yaşamaya alışmış bir ülkede…

Nurdan Gürbilek, “Sessizin Payı”nda, Adorno’nun Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözünü tartışıyordu. Adorno’nun bu sözü söylerken, demokrasinin vahşeti teknik arızaya indirgemesine, ölüm kamplarını uygarlığın ilerlemesinde nahoş bir kazaymış gibi geçiştirmesine, kültürün hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam edebileceği varsayımına karşı çıktığını yazmıştı. Mesele, zengin bir felsefi-estetik-bilimsel birikimin ortasında, insanların akşam Goethe okuyup gündüz ölüm kamplarında işbaşı yaptığı bir kültürün sorgulanmamasıydı. Bir yanlış yok muydu bu uygarlığın, kültürün kendisinde? Takvimdeki her güne birden fazla katliamın düştüğü bu topraklarda sorun gerçekten sadece IŞİD mi? IŞİD’i doğuran karanlığı ve devletin bu denetimsiz varlığını sorgulamadan hiçbir sonuca varılamayacağı o kadar belli ki…

İçi cerahat dolu yaralarımızı temizlemeden üstünkörü sarıp sarmalamamız, o yaraları daha beter yaptı, yeni yaralar açtı. Suruç’taki katliamı neyle sarıp sarmalayacağız, hangi ağıt böyle bir katliamı sarmaya yeter? Böylesine bir acı damarlarımızda dolaşırken, bu katliamı anlamanın, kavramanın, çözmenin yollarını nasıl bulacağız? Marguerite Duras’ın yazdığı gibi, yok başka çaremiz… Anlamaktan ve çözüm düşünmekten başka bir çaremiz yok. Düşüncenin mutlak acısı, mutlak iyilikten ayrı değil. Bunları yazarken, uzaktan bir ambulansın siren sesini duyuyorum… Daha önce hiç bu kadar hüzünlü gelmemişti o ses. Bu dünyadaki her an mevcut olan o başka dünyanın varlığını hissetmek yetmiyor artık. Suruç’ta gençler o dünya için öldüler… Çocuklar için oyuncaklar vardı çantalarında. Acının içinde düşünmeyi öğrenmek gerekiyor, ruhumuzu çekip almalarına izin vermeden…