‘Utanç’: Anayasa mı, yönetim mi?
İBRAHİM Ö. KABOĞLU İBRAHİM Ö. KABOĞLU

Bu Anayasa’dan utanç duyuyorum” diyor, Geçici Bakanlar Kurulu başında bulunan kişi.

İki gün öncesi ise, İslâmî teröristlerin bomba patlatmadan önce neden yakalanmadığı sorgulamasına karşı, “burası demokratik hukuk devleti” vurgusunu öne çıkarmıştı.

Gezi ile terörizmi eş tutan Başbakan, gülme-sırıtma eylemiyle, “yüzüme bakın, bende IŞİD destekçisi görünümü var mı?” diye sorabiliyor. Ne zaman? İslâmî teröristlerin Diyarbakır’da iki polisi şehit ettikleri gün. Suruç ve Ankara Katliamı’nı da aynı örgüt yapmıştı. Ne var ki, kendini ülkenin başbakanı sanan kişi, bu örgütün kollandığına dair soru karşısında neşeli bir tavır sergileyebiliyor...

Aslında, politikalarının temeline din yerine, “demokratik hukuk devleti”nin gereklerini yerleştirebilmiş olsalardı, İslâmî terör ne sınır ötesinde, ne de topraklarımızda bu denli kök salabilirdi.

Sivil toplum ve demokratik kitle örgütlerini, Anayasa-dışı yollarla ve adeta terörist yöntemlerle bastırmayı politika haline getiren bir yönetimin, demokrasi ve hukuku, İslâmî terör karşısında hatırlama ve neşeli tavır, Davutoğlu ve partisi için bir tür ayna işlevi görmüyor değil...

Kılıf değiştiren kampanya
Kendi davasına katkıda bulunan örgütler eşliğinde sahada dolaşan ve kayaya benzettiği saraya sıkça dayatmayla getirdiği muhtarlara hitabeden zat ise, fiili bir “seçim kampanyası” yürütmekte. Kampanya, 7 Haziran öncesine göre, sadece kılıf değiştirmiş bulunuyor: İstikrar ve terör, iki önemli silâhı. Terör, yeni kozu. İstikrar ise, bayatlamış sakız gibi...

İçeride olduğu gibi, dışarıda da ya dost (yandaş), ya da düşman (muhalif) var. Ölçü, haklı veya haksız olmak değil; “benden yana mı, değil mi?

Kırılıp dökülen ilişkiler
Mesela, “Suriye’yi seyretme lüksümüz yoktu, Batı’nın yaptığı gibi” diyor. Suriye’de daha fazla kan dökülmesinde Ankara’nın rolü ayrıca tartışılmalı. Peki, ya “Tunus’u küstürme lüksün var mı?”ydı ya da Rusya’ya onca ayrıcalık tanıdıktan sonra, şimdi, diplomasi ile hiç ilgisi olmayan tavır ve açıklamaların anlamı veya etkisi olabilir mi? Gannuşi ile “Müslüman Kardeşler dayanışması”, Türkiye-Tunus ilişkilerini tarihinin en kötü dönemine soktu. Buna karşılık, Putin-Medvedev ile balayı dönemi, Akkuyu Nükleer Santral Antlaşması’na kadar Rusya’yı ayrıcalıklı bir konuma getirdi...

Mısır’a gelince; Mursi-Sisi ikileminde, Sisi, “Müslüman Kardeşler-selefi ittifakı”nın Anayasa’yı tamamen dinsel temellere dayandırma çalışması karşısında darbe yaptı ve kendince, hak ve özgürlükler eşliğinde dünyevî bir Anayasa eğilimini öne çıkardı: “Demokrasisiz özgürlükler.

Siz ise, seçimle geldiniz, ama hak ve özgürlükleri askıya aldınız. Demokrasiyi, insan haklarını yok etmek için kullandınız: “İnsan hakları olmadan demokrasi.

“Utanç” mı, “Anayasa takiyyesi” mi?
A. Davutoğlu, Anayasa’dan utanç duyduğunu söylemesine karşılık, hemen soralım: Acaba, “demokratik hukuk devleti”ni etkili kılmada hükûmete hangi anayasal kurallar engel oldu? Doğru; etnisite vurgulu 1982 Anayasası’nın zorunlu din dersleri öngörmesi, hicap verici olarak görülebilir.

Yine sormalı: hangi hükûmet, AK Parti hükûmetleri kadar etnisite ve mezhep söylemini, politikasının temel taşı haline getirdi? Sadece, “Abaza-Çerkes, Kürt-Türk” veya “Alevî-Sünnî-Süryanî...” nakaratı değil, “zorla din dersleri”ni yagınlaştırmada Anayasa’nın çok ötesine geçen AK Parti hükûmetlerinden başkası değil...

Bu nedenle, bu tür “Anayasa takiyye”lerinin, AK Parti’nin %25’lik çekirdek seçmen kadrosunu bile inandırması kuşkulu...
Bir yurttaş olarak herhalde utanç duyulması gereken, böyle bir yönetime mahkûm kalmaktır...

Bölgeyi etkileyecek...
Aslında, 1 Kasım seçimleri, yalnızca Türkiye toplumunun 8 yıl sonra Cumhuriyet’i nasıl anlamlandıracağı ile sınırlı değil. Avrupa ve Avrasya’ya gitmeye gerek yok. Gerçi, AB’ye karşı Şangay resti halen belleklerde.

Seçimler, dış dünya bakımından Maşrik’ten Magrib’e, Ankara’nın bozduğu imaj ve kırıp döktüğü ilişkilerin geleceği açısından da çok önemli. Çünkü, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir toplumda, eksik-aksak da olsa, lâiklik sayesinde demokrasiyi işletebilmiş örnek bir ülke özelliği tamamen tersine dönmüş bulunuyor: Dün, “Türkiye ne ölçüde örnek alınabilir?” sorusu öne çıkmakta idi. Bugün ise, “Türkiye’de lâiklik ve demokrasi ne kadar tehlikede?” sorusu soruluyor.

İşte bu nedenle, 1 Kasım seçimi Cumhuriyet tarihinin en önemlisi: Ya bir totaliter mezhep dayatması ya da buna “dur” oyu; tıpkı Gezi’de olduğu gibi...

Nice hür bayramlara ve demokratik seçimlere...