Ütopya karanlıkta saklıdır
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Karanlıkla korkutulmamız boşuna değil; iktidarın despotik düzenini değiştirecek doğanın çoklu kuvvetleri karanlık alanda canavarlara, yaratıklara, öcülere dönüştürülmüştür

Bizi karanlıkla korkuttular, karanlıkta öcüler vardı; yaramazlık yaparsak öcülere vereceklerini söylediler. Korktuk ve inandık. Çok geçmeden hepimiz uslu çocuk olduk ve ışıktan hiç ayrılmadık. Karanlık kötülüklerin alanı. Karanlık yenilmeliydi. Işık hem bu dünyada hem öte dünyada mutlak düzen demekti. Güneş tanrı Apollon’a öykünen 14. Louis kendini Güneş-kral etti. Tanrı kutsal ışıktı; şeytan ise karanlıklar prensi. Yıldız Savaşları’nda gücün bir aydınlık bir de karanlık tarafı vardı. Darth Vader aydınlık taraftan karanlık tarafa geçti ve kötülükler prensi oldu.

Karanlıkla korkutuldukça ışıklı bölgede, iktidarın sözünden çıkmayan, düzeni bozmayan uslu çocuklar olduk. “Çiçek olun” dediler, olduk; “tıp” dediler donduk. Ve şimdi ışıklı bölgenin despotik düzene boyun eğmiş nesnelerinden farkımız yok; kıpırdasak düzen takıntılı despot kızıyor ve yerimize geçip tekrar çiçek oluyor ve donuyoruz. Ve İncil’deki sözü hatırlatmadan edemiyorum: “Güneşin altında yeni bir şey yok.” Olmaz tabi, ışığın altında yerleri ve işlevleri tanımlanmış nesneler ve bu nesnelerle kurulmuş despotik bir düzen var. Işıklı bölge, Parmenides’in varlığın alanı olarak tanımladığı, değişimin, dönüşümün olmadığı ve ‘bir’ adını verdiği bölgedir. Tüm değişim, dönüşüm ve ‘çokluk’, yanılsamalar olarak karanlığın alanına sürülmüştür. Karanlıkla korkutulmamız boşuna değil; iktidarın despotik düzenini değiştirecek doğanın çoklu kuvvetleri karanlık alanda canavarlara, yaratıklara, öcülere dönüştürülmüştür. Evcilleştirilemeyen doğa karanlık tarafta. Doğanın ele geçmeyen, despotik düzene boyun eğmeyen kuvvetleri şeytanlaştırılmıştır. Despotik düzene baş kaldıranların günah keçisi ilan edildiği bir toplumda şeytanın keçi formunda olması bir rastlantı değil.

Batı’nın Ortaçağ sanatında devasa bir kötücül yaratıklar külliyatı (corpus maleficorum) var. Ve bu tasvirlerdeki neredeyse istisnasız tüm kötücül yaratıklar boynuzları, sakalları, sert kılları ve toynaklarıyla keçi benzeri yaratıklardır. Yine Batı’nın şeytan figürü de keçidir. Karanlıkta yaşayan yaratıklarla, doğanın ve insan doğasının inatçı, ele geçmeyen kuvvetleriyle her karşılaşma, biz evcilleştirilmiş nesneler için tekinsiz bir karşılaşmadır. Despotik düzene boyun eğenlerin, içlerindeki asiyle karşılaşması. İçinizdeki asi çocuğu bastıramazsınız: “Tekinsizin ete kemiğe bürünmüş hali olan canavar, uzun süredir saklandığı ve neredeyse içinde unutulduğu bodrumdan yahut dolaptan firar eden varlıktır” diyor Freud. Varlığımızı bir despot gibi ‘bir’ olarak inşa ederken karanlık bodruma ya da dolaplara kilitlediğimiz içimizdeki ‘çokluk’ bir pundunu bulur ve firar eder. Işık altında despotik ‘bir’ var; demokratik ‘çokluk’ karanlıkta. Karanlıktan öğreneceğiz, güneşin altında yeni bir şey yok.

“Öğrenmek asıl olarak göstergelerle ilgilidir. Göstergeler soyut bir bilginin değil, zamansal bir çıraklığın konusudur. Öğrenmek bir maddeyi, nesneyi, varlığı her şeyden önce deşifre edilmesi, yorumlanması gereken göstergeler yayıyorlarmış gibi ele almaktır. Odunun göstergelerine duyarlı olunduğunda marangoz ya da hastalığın göstergelerine duyarlı olunduğunda hekim olunur…” (Deleuze, Proust ve Göstergeler, Kabalcı). Karanlığın varlıkları da göstergeler yayıyor. Karanlıkta kalana, henüz ortaya çıkmamış olana ve çıkmasıyla birlikte despotik düzeni değiştirecek olana duyarlı olunduğunda ütopyacı olunur; yeter ki karanlık ve varlıkları korkutmasın sizi. Ütopya deyince, geleceğe yönelik, mükemmel olarak tasarlanmış bir toplum projesi ya da var olmayan bir ülke gelmesin aklınıza. Aksine mahrum bırakıldıklarımızı şimdi ve burada ele geçirebilmek, şimdi ve burada yaşanabilir, sömürünün, eşitsizliğin, adaletsizliğin olmadığı bir toplumu birlikte kurabilmektir. Ütopya: karanlığın, karanlıkta bırakılanların bilgisine sahip olmak.

Karanlığın varlıklarının göstergelerini okuyamıyoruz; karanlıkta göremiyoruz çünkü. Doğa karanlıkta kalmıştır, doğanın doğurganlığı da. Gözdeki koni hücreleri sayesinde ışığa çabuk adapte oluyoruz. Gözlerimizin karanlığa alışması kolay değil. Karanlıkta görmemizi sağlayan çubuk hücrelerinin etkin olmaları zaman alıyor. Yılmayın, karanlığa bakın. Şimdi ve burada olanı, ütopyayı göreceksiniz.