Uyanma molaları
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Yağmurlu bir gün, denize açılmak yasaktı. Balıkçılar, radyodan haberleri dinleyip gündemi tartışıyorlardı. Onların tespitleri, televizyona çıkan uzman yorumculardan çok daha anlamlıydı; çünkü kimseye yaranma zorunlulukları yok, istifa etmek zorunda kalacakları bir makamları da… Bu yüzden istedikleri her şeyi düşünüp söylemekte özgürdüler. Derin uykudan kısa da olsa uyanma molaları…

Manguel, YKY’den çıkan “Merak” adlı kitabında, Lewis Carroll’ın “Alice Harikalar Diyarı”ndan bahseder: “Adalet sistemimiz ise, Kafka’nın onu tasvirinden uzun süre önce, Kupa Valesi’ni yargılamak için kurulan mahkeme gibi anlaşılmaz ve hakkaniyetsiz. Ancak pek azımız Alice’in kitabın sonundaki cesaretine sahibiz, pek azımız (kelime anlamıyla) ayağa kalkıp kanaatlerimizi savunuyor, çenemizi tutmayı reddediyoruz. Bu müthiş sivil itaatsizlik eylemi sayesinde Alice’in rüyasından uyanmasına müsaade ediliyor.”

Delilik bir rüya, rüyayı gerçek kabul etmek. Uyanamayanların sonu, Manguel’in de yazdığı gibi mutlaka derin bir hayal kırıklığı: “Düşlerin peşinden koşmak ve onları yitirmek, bunlara eşlik eden gözyaşları ve acı, hayatta kalmak için verilen yarış, hizmet etmek zorunda bırakılmak, bulanmış öz kimliğin teşkil ettiği kâbus, yetkinin suiistimali, çarpık öğretim, cezalandırılmamış suçları ve haksız cezaları bilip bir şey yapmamak ve aklın akılsızlığa karşı verdiği uzun mücadele.”

“Çarpık öğretim”, “haksız cezaları bilip bir şey yapmamak” ve hayal kırıklıklarıyla son bulacak bütün o koşturmacalar, küçük çıkarlar dünyası… Kırmızı Kraliçe gibi despotların yönetiminde çılgınca oyunlar oynamaya zorlanan kalabalıklar…

Ben bunları düşünürken balıkçılardan Sait Abi, masama oturdu. Güneş yanığı zayıf yüzü kırış kırıştı, bakışlarında ise çocukça bir parıltı olurdu her zaman. “Hiç siyaset konuşmaz oldun. Söylesene ne olacak gidişat” dedi. “Belediye başkanlarının istifası ve diğer saçma şeyler ilgimi çekmiyor” dedim, “bütün bu saçmalıklardan delirmeksizin bir anlam çıkarmak zor.” Sait Abi’yi güldürmüştüm, “Delirdik mi diyorsun?” dedi. “Başkalarına göre ben deliyim, bana göre de onlar.” “Peki ama ne yapacağız, hiç görmeyecek, duymayacak mıyız olup bitenleri?” dedi. “Olup bitenlerin ardındakine bakmak işe yarayabilir. Başarısızlıkları birilerinin üzerine yıkarak aklanma, ama bunu taktiksel bir biçimde yenilenme gibi sunma… Çünkü yenilik ihtiyacı içinde kitleler.

Bir şey değiştirilecekse ben değiştiririm algısı yaratma… Bütün bunlar uykudayken anlamlı olabilir, ama sorunlar katlanarak büyüyor. Çözüm, ancak siyasetle, olan ile olması gereken arasındaki gerilimin önündeki engellerin ortadan kalkmasıyla mümkün olabilir bence.”

Yağmur şiddetini arttırmıştı. Böyle anlarda içimde bir huzur belirirdi. Çocukluğumdan beri böyle. Çakan şimşeklerden, gök gürültüsünden korkmazdım. Hayatın büyülü gerçekliğini anımsattığı için belki de.

Manguel, Alice için “asla kederli kederli dolaşmaz” diye yazmıştı; kelimelerin yaşayan varlıklar olduğuna inanması, belki de onu kederden koruyordu. Kelimelerin canlı olması, olan ile görünen arasındaki farkı görmesini sağlamasıyla ilgiliydi. İktidarlar ölü kelimeler kullanırlardı, öldürüp içlerini boşaltarak mumyaladıkları kelimeler.

Sait Abi, benim dalıp gitmelerimden sıkılmış, diğer masadaki neşeli bir sohbete katılmıştı. Yağmuru izlerken kendimi Cheshire Kedisi gibi hissettim, hem burada, hem de düşler ülkesinde… Attilâ İlhan’ın “Kaptan” şiirinde yazdığı gibi “yağmur bilmediğim başka bir gökten yağıyordu” sanki…