Uygarlık
10.12.2017 09:58 BİRGÜN PAZAR
İlerleme, bu büyük uygarlıklar yok olduğu için hiç durmadı, kaldığı yerden devam ederek toplumdan topluma aktarıldı. Homo Sapiens’in yazarı Harari ve daha kapitalist bir söylem ile Refahın Evrimi'nin yazarı olan Matt Ridley, bu kaçınılmaz gerçeğe vurgu yapmışlardı

Murat Nağış - Aktüel Arkeoloji Dergisi Yazı İşleri Müdürü

İnsanlık, gerçekten modern bir çağda mı yaşıyor ya da yaşadığımız çağ için yapılan tanımlar, tüm toplumları kapsar nitelikte midir?

Bu soruya net bir cevap vermek oldukça güçtür. Çünkü, “gelişmişlik” dediğimiz kavram, toplumlarda ortak bir düzlem üzerinde gerçekleşmiyor. Örneğin, günümüzde teknoloji ve siber çağında yaşadığı düşünülen toplumlar olduğu gibi halen ekonomisini avcılık, göçerlik üzerine kurmuş toplumlar da mevcuttur. Aynı çağ içinde yaşayan toplumlar arasındaki gelişmişlik düzeyi farkının oldukça fazla olduğu açıkça söylenebilir. Toplumlar arasındaki bu fark, toplumsal diyalektiktiğin işleyiş biçimi açısından bakıldığında olağan bir sonuçtur. Ancak bu durum, gelişmemiş toplumların ilerlemesi ya da gelişmiş toplumların gerilemesi için bir engel teşkil etmez.

Toplumlar arası gelişmişlik düzeyi farklılığının, günümüzden yaklaşık 12 -10 bin yıl önce insanın ilk tarım kültürüne başlaması ile oluşmaya başladığı söylenebilir. İklimsel koşullar ilk olarak Anadolu ve Mezopotamya coğrafyalarında insanın doğayı kontrol etmeye başlamasına izin verdi. Tarımın başlaması yaklaşık 1 milyon yıldır bilinçli olarak göçer şekilde yaşayan avcı –toplayıcı insanın üretim ilişkileri ve üretim bilincinin de değişmesine neden oldu. Bu değişim, yerleşiklik, ticaret, üretim ve teknoloji ve en önemlisi hem bireysel olarak insanı hem de toplumsal olarak birlikte yaşamı, sürekli ve hızlı bir değişim içerisine soktu. En merkezde yer alan Anadolu ve Mezopotamya büyük bir hızla gelişimini ve değişimini sürdürürken, suya düşen damla misali merkezden uzaklaşan halkalarda bu değişim ağır oldu ve zaman aldı. Bu durum, ilerleyen birkaç bin yılda toplumlar arası gelişmişlik düzeyinin de büyük oranda açılmasına neden oldu. Mezopotamya yapısal ve yönetimsel olarak karmaşık toplumsal yapısını tamamı ile şekillendirmişken, dünyanın uzak coğrafyalarında toplumlar hâlâ tarım kültürüne bile başlamamış, tarım öncesi toplumsal üretim biçimi olan avcılık-toplayıcılık ile yaşamlarını sürdürmeye devam etmişlerdi.

Temel soru ya da asıl sorulması gereken soru ve sorun, binlerce yıl uygarlığı taşıyan Doğu dünyası, uygarlığın gerisine nasıl düştü? Doğu dünyası uygarlığı artık geliştirici ve ilerletici değil de tamamen tüketici bir noktaya nasıl ulaştı?

İnsanlık tarihi için söylenen en kesin ifadeli olgulardan bir tanesi “insanlığın sürekli bir ilerleme” üzerine kurulu olduğu gerçeğidir. “İnsanlık” ya da “uygarlık” sürekli bir ilerleme içerisinde. Ancak, bu uygarlığın belli bir toplum ya da belli bir kültüre ait olduğu anlamına gelmiyor. Bu nedenle uygarlığın mutlak bir sahibi tarih boyunca hiç olmadı. Uygarlık, insanlığın ortak paydası olarak gelişmeye devam etti.

Günümüzden yaklaşık 4 bin yıl öce Anadolu’da kurulan Hititler ya da Akdeniz’in ötesindeki bir diğer büyük uygarlık olan Mısır ve aynı şekilde daha yakın tarihe baktığımızda Bizans (Doğu Roma İmparatorluğu) ve Osmanlı gibi imparatorlukların, yaşadıkları çağın en gelişmiş güçleri olarak tanımlandığı gibi uygarlığın gelişimine de büyük katkılar sağladığı söylenebilir.
Tüm bu uygarlıklar, sahip oldukları güç, zenginlik ve teknolojiye rağmen tarihsel süreç içerisinde yok oldu. Tüm bu uygarlıklardan geriye kalan maddi kalıntılar ise arkeologların geçmişi anlamak için kullandığı bir bilgi kaynağı olurken müzeciler için sergilenecek eser halini aldı.

İlerleme, bu büyük uygarlıklar yok olduğu için hiç durmadı, kaldığı yerden devam ederek toplumdan topluma aktarıldı. Homo Sapiens’in yazarı Harari ve daha kapitalist bir söylem ile Refahın Evrimi'nin yazarı olan Matt Ridley, bu kaçınılmaz gerçeğe vurgu yapmışlardı.

Asıl soruya tekrar sorarsak, tarih bizi yanılttı mı? Eğer Akdeniz ve Mezopotamya toplumları uygarlığın ilerlemesinde sürekli öncü oldular ise şimdi neden uygarlığın çok gerisindeler. Uygarlık tarihi acısından baktığımızda ilkler hep burada keşfedilmedi mi? İlk yazı, ilk ticaret, ilk tarım, ilk ev, ilk kamusal yapı.... iktisat tarihi acısından baktığımızda uygarlık en ilkelden en gelişmişe doğru belli bir sıralama ile ilerlemez mi? Öyle olsaydı bugün ilkel olarak görülen Doğu toplumlarının, ki çoğu hâlâ sanayi öncesi üretim ilişkileri ile varlıklarını sürdürüyorlar, bugün gelişmiş sanayi toplumları olması gerekmez miydi?

Örneğin Irak, bugün gelişmiş modern bir ülke olan İsveç ile kıyaslandığında gelişmişlik açısından geri kalmış bir ülke olarak görülebilir. İsveç de Irak’ın tam tersi olarak gelişmiş ve modern bir örnek ülke olarak nitelendirilebilir. Ancak günümüzden birkaç bin yıl geriye gittiğimizde İsveç, bırakın gelişmiş olmayı, o dönem için dünyanın en barbar ve vahşi yaşam şartlarının hâkim olduğu bir coğrafya olarak kabul edilirdi. Irak ise o dönemde dünyanın merkezi olarak nitelendirilen, gelişmişlik düzeyi oldukça yüksek bir bölge olarak kabul edilirdi. Yazı çoktan bu coğrafyada keşfedilmiş, içinde felsefe, matematik, teknik bilginin olduğu anıtsal yapılar ve eserler üretebilmişlerdi. Öyle değil mi gerçekten! Gelişmiş Batı ülkelerini gezdiğinizde gelişmişliğin göstergesi olarak sunulan müzelerin sergiledikleri eserler, az gelişmiş ülkelerin arkeolojik eserleri değil midir?


Her ne kadar Avrupa ya da daha genel bir ifade ile Batı dünyasının müzeleri Doğu'nun antik uygarlık kalıntıları ile dolmuş olsa da, yaşadığımız çağda uygarlığın, kültürün, sanatın üretim merkezi olarak Batı gösterilebilir. Bu durum elbette Batı dünyasının yakaladığı ekonomik zenginlik ile de doğru orantılıdır. Ama yine sormak gerekir, Doğu dünyası uygarlığı geliştirmeyi nerede ve ne zaman bıraktı.