Uykusuzların falcısı
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Türkiye’nin iyi ve kötü insanları, iyi ve kötü melekleri gibi yataklarında uyuyorlar. Van’daki depremde evleri yıkılmış ya da zarar görmüş insanları...
Türkiye’nin iyi ve kötü insanları, iyi ve kötü melekleri gibi yataklarında uyuyorlar. Van’daki depremde evleri yıkılmış ya da zarar görmüş insanları, çadır bulabilmiş, karınlarını doyurmuş, yakınlarını kaybetmemiş ya da yaralanmamışlarsa uyuyorlar, yoksa uyumuyorlar. Gözlerini kapattıkları için uyuduklarını düşünebilirsiniz, ama asla uyumuyorlar… Çadırı, yiyeceği, ilacı olmayan bir Vanlı gibi hissediyorum bugünlerde kendimi, çünkü Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu geçen gece tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edildi ve sabaha kadar Van’da çadırı olmayan depremzedeler gibi uyumaksızın ifade verdiler. Mahkeme, onların zaten hiç uyumadığını ve uyuma ihtimallerinin bulunmadığını anlamış olmalı ki, o gecenin sabahında tutuklandılar. Ragıp Zarakolu’nun hayatı mahkemelerde geçti hep, 2002’de yitirdiğimiz eşi Ayşe Nur Zarakolu gibi…Hiç uyumayıp Belge Yayınları’ndan birbirinden değerli yüzlerce kitap yayımladılar. Onlara çok şey borçlu olduğumuzu düşünüyor iyilik melekleri... Ama siz inanır mısınız meleklere? Ben inanırım… Mesela Ayşe Nur Zarakolu bir melekti… Bir yayıncı meleği…

Peki siz falcılara inanır mısınız? Falcısına göre değişir elbette, ama ben falcılara da inanırım. Ve en büyük falcılar da şairlerin arasından çıkar genellikle. Kafka gibi yazarlarsa, falcıdan çok kâhin gibidirler.

Bu aralar bir falcıya dadandım. Aslında o falcıdan Mine Söğüt, YKY’den daha yeni çıkan öykü kitabı “Deli Kadın Hikâyeleri”ndeki “Annemin O Harikulade Saçları” öyküsünde bahsetmişti biraz. Öyküdeki gibi falcı kadın, “hiç görmediğim bir rüyanın kadim yorumunu” yaptığı için olsa gerek, Mine Söğüt’ün falcı kadınıyla aynı olduğunu düşünmeden edemedim. Zaten Mine Söğüt de bir falcı bana sorarsanız. “Deli Kadın Hikâyeleri”nde, hayatı bir kahve fincanı gibi okuyor, diğer kitaplarında yaptığı gibi. Ama Mine Söğüt’ün falcılığı, gelecekten haber vermekten ibaret değil. Daha ötesini hedefliyor hep ve bu yüzden falcılığını öykülerinin, romanlarının hammaddesi olarak kullanıyor genellikle.

Mine Söğüt, bizim falcı kadını “karşısındakine korku veren bir zayıflığı var” diye tarif ediyor. “Falcı bir kadına hiç yakışmayan, küçük, çirkin iki boncuk gibi rengi belirsiz gözleri, yangınlara tütsülenmiş seyrek kirpikleri ve çok büyük ama çok büyük ve ne tuhaf altışar parmaklı elleri var. Az sonra bana söyleyeceklerini zor tutar gibi görünen ince dudakları ve duymayı kulaklarından yıllar önce devralmış gibi görünen küçük, biçimli ama ille de öne doğru hevesli bir burnu var.”

Tam karşısına oturduğum ve bir ayna aracılığıyla kendisini gördüğüm bu falcı kadının ellerinden ayıramıyorum bakışlarımı. Ama hiç de Mine Söğüt’ün öyküsünde yazdığı gibi konuşmuyor. Daha politik bir falcı benimkisi. Şöyle fısıldıyor aynaya bakarak: “Sen uykusuzlardansın. Şiddet meselesi kafanı çok meşgul ediyor. Öncelikle şiddeti ve iktidarı birbirinden ayır. İktidar psikolojiktir, insanların itaat etmeyi istemesini sağlayan ahlaki bir güçtür; şiddet ise fiziksel zorlama yoluyla itaat sağlar ve şiddet iktidarı çoğaltmaz azaltır daha çok. Devlet, gönüllü bir biçimde itaati sağlayamadığı zaman şiddete başvurur genellikle. Ama şiddet, iktidarı çözer bir noktadan sonra. Aynı şekilde devlete kafa tutan gruplar ya da örgütler de şiddet uyguladıkça ellerindeki iktidarın zayıfladığını anlamış durumdalar, bunca deneyimden sonra. Devlet bunu fark edip, Kürt açılımı üzerinden psikolojik olarak iktidarını yeniden inşa etmeye çalıştı mesela. Ama karşısında bu denli siyasi bir bilince sahip bir kitle bulacağını hesaba katmamıştı. Bu kitlenin kaybedecek bir şeyi de yoktu. Herkesin bir yakını cezaevinde ya da dağda ya da büyük şehirlerde karın tokluğuna çalışıyordu artık, çözümsüz onca yıldan sonra. Acı, orada insanları fazlasıyla eğitti evladım. Van’daki deprem batıda bir şehirde olsaydı bu kadar hızlı bir biçimde halk örgütlenip kendi yaralarını sarmak için bu denli olağanüstü bir çabaya girebilir miydi? Öyle ya da böyle, halk kendi başının çaresine bakmayı öğrenir zamanla...”

Böyle konuşuyor bana. Kurduğu cümleler ve yaklaşımı, Slavoj Zizek’in Metis Yayınları’ndan çıkan “Ahir Zamanlarda Yaşarken” adlı kitabındaki cümlelere, bakışaçısına sahip. Zizekçi bir falcı kadın... “Bana neden bunları söylüyorsun” diyorum. “Çünkü uykusuzlardansın sen de. Merak ettiğin şey, sana ne olacağı değil. Ama merak etme çocuğum. Bu ülkede her gün bir felaket yaşıyor olsan da, tüm bu felaketler ve acılar, insanların daha gerçek rüyalar görmeleriyle sonuçlanacak. Öyle gerçek rüyalar görecekler ki, bizim gibi falcılara ihtiyaç duymayacaklar bir daha...”

“Ama hiç de öyle gelişmiyor sanki olaylar. Her şey daha da kötüye gidiyormuş gibi hissediyorum ve bu benim uyumamı daha da güçleştiriyor. Van’a gönderilen yardım malzemelerinin içine taş ya da nefret dolu notlar yazıp yollayanlara, gazetelerde yazılıp çizilenlere bakınca, şiddetin azalmaktan çok artacağına dair endişem artıyor” diyorum falcı kadına.

“Benim aynada gördüğüm şey” diyor falcı kadın, “bu ülkede yaşayanların deneyimledikleri bilgilere göre değil de sinik bir teslimiyetçiliğe göre davranmaya devam etmelerinin mümkün olmadığı yönünde. Eğer bu sinik teslimiyetçiliğe devam edip, onları daha da sinikleştirecek politikalara rıza göstermeye devam ederlerse, uykusuzların sayısı her geçen gün artar ve devletler uykusuz insanların çoğalmasından korkarlar her zaman. Hiçbir toplumun bu kadar uzun süren bir şiddet ortamına tahammül edemeyeceğini unutma.”

Falcı kadın gerçek mi konuşuyordu, yoksa kendisine gelmeye devam etmem için her falcı gibi güzel şeyler söylemeyi de ihmal etmeyerek, yüreğime su serpmeye mi amaçlıyordu, bilemedim. Ama sadece sanatla değil, siyaset bilimiyle ilgilenen falcılara da ihtiyaç olduğu kesin...

Bu gece, rahat uyur muyum hiç bilmiyorum. Gözlerimi kapatır kapatmaz, sanki her an deprem olacakmış, aydınlar tutuklanacakmış, yeni ölüm haberleri ajanslara düşecekmiş gibi hissediyorum...