“Uyu ki uyan!”
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Sözcüklerin gücü ve büyüsü, bilinen bir şey; ama bilmekle hissetmek farklı. Deniz Gezgin’in yeni çıkan romanı ‘YerKuşağı’nı okurken hissettim bunu yeniden. Önce romanın içine giremedim, çünkü roman gibi okumaya çalışmıştım. Bu başka bir şeydi, başka bir okuma talep ediyordu. Balıkçı kulübesinden denizin üzerinde uçan martıları görebiliyordum.

Bu romanı martıların gözünden okumalıydım, bildiğim, yıllarca okuya yaza biriktirdiğim her şeyi unutarak. Kolay bir şey değil unutmak, hatırlamak da kolay değil. Cümleleri bölüp parçalayarak dizgeler oluşturmak, göstergeler ve metinler arası ilişkiler kurmak değildi mesele, kendini bırakmak… Hani şu ‘anlam’ diye dayatılan köşeli ve yargılayıcı şeyin dışında, başka bir anlama kavuşmak için kendini sözcüklere bırakmak…

Oldu bitti ‘akış’ diye sayıklarım her konuda, akış yoksa olmaz bir şey. Zorla güzellik olmaz, ama akışı yakalamak da maharet ister, cesaret ister… Sözcüklerin ve yaşamın akışını, kendini sözcüklere ve yaşama bırakmadan nasıl bulabilirsin ki? Sonra, okuduğum romanı, okurken gerçekte yeniden yazıyormuş gibi hissetmeye başladım, cümleler romanda olmayan başka cümleleri, imgeler başka imgeleri çağırdı. İşte bu dedim kendi kendime, şimdi okumaya başlıyorsun, kanatlanarak…

Ne kadar zamandır okuduğumu hatırlamıyorum, güneş doğmuş ve batmış. Edebiyat zevki denilen şeyi hatırlamanın etkisiyle belki de, gerçekte uzun zamandır hayattan tat alamadığımı fark ediyorum.

Suruç’taki katliamın yaşandığı günlerdi. Adalet Ağaoğlu ile telefonda konuşuyordum. Bana, gazete yazımla ilgili “Umutsuzluk hastalığına yakalanmışsın” demişti, “çabuk kurtul ondan.” O günlerin bir sloganıydı, katliamdan yaralı kurtulan Elva’nın hastanedeki sözleri: “İyi değilim, iyi olmayacağım…” Bu sözler, “unutmayacağım, yaşanan bu acının unutulması mümkün değil” gerçeğini dile getiriyor ve acıda ortaklaşma çağrısı yapıyordu. Ben böyle anlamıştım, ama gerçekte hissettiğim derin bir umutsuzluktu, çoğu kişi gibi.

İyi olmak istesem bile, sonrasında acıların ve ölümlerin katlanarak devam etmesi, pek fazla bir seçenek bırakmamıştı. Psikolojide anhedonia diye tarif edilen, yaşama arzusunun ve zevkin kaybedildiği bir sürece girdiğimi fark ediyorum bugünlerde, kendimi okuduğum kitapların ve hayatın akışına bıraktıkça…

‘Adalet Yürüyüşü’, eğer Suruç’taki katliamın ardından yapılabilseydi, belki de umutsuzluk hastalığı böylesine yayılmazdı. Judith Butler, yas tutmanın, keder ve yas aracılığıyla acıda ortaklaşmanın insanları birer siyasal özneye dönüştürerek iyileştirdiğini söyler. Bu topraklarda olmadı bir türlü böyle bir iyileşme, izin verilmedi. Döngüsel olarak benzer acıların yaşanmasından kurtulmak mümkün olmadı bu yüzden. Anhedonia, zehirli bir sarmaşık gibi sardı her yeri. Edebiyat ve sanat, ilacı olmalı bu hastalığın, unutmanın ve hatırlamanın. Romanda vardı, “Uyu ki uyan! Uyu ki uyan!” Ne uyuyor, ne de uyanıyoruz.

Gecenin sessizliğinde deniz kenarında yürürken, romandaki Hagrin’in sözleri karışıyordu dalgaların sesine: “Oy Moy, dünya anca bir dil yarası, zamanı neyden nasıl duyuşunla alakalı.” Gökyüzüne, yıldızlara bakarken Hagrin konuşmaya devam ediyor: “Biliyor musun, bu olmadan evvel insan gündüzleri de yıldızları görür, göğün kapak olmadığını bilirdi. Sonra geceyi de zamana kattılar, yıldızlar dokunulabilir ama görülemez oldu. Gezegenler mıncıklanmış yüzeyleriyle nasıl da soluk ha, bir hayat izi uğruna. Bunlar hayatı içli dışlı bir şey sanıyor Moy, sahip olunacak bir şey, bu yüzden ölüleri de hayatını yitiriyor.”

Akışın içinde olduğun zaman, acı bile değişiyor, acıdan korkan nasıl hayattan zevk alsın… Yaklaşıyor yağmur bulutları…