Uzaktan bir veda
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Yaşar Ağabey vefat etti. Bekliyorduk elbette ama insani kısıtlamaları aşmış gibiydi. Sahiden de ‘koca bir çınardı’. Böyle lafları hiç sevmem oysa. Kaybedilen kişilerin arkasından söylenen malum lafları sevmediğim gibi. Ki, “başınız sağ olsun” da bende nedense “O gitti, siz uzun ömürlü olun” duygusu uyandırdığı için, bunlardan biridir. Nereye baksam, bu laflar dün akşamdan beri her yerde karşıma çıkıyor.

Sanki bugün içinmiş gibi, Elif Key’in hemencecik okuduğum kitabı “Bize İki Çay Söyle...”de de vardı böyle bir liste. Bir devrin daha kapanması, daha da yalnızlaşmak, masumiyetin bitmesi, “Şimdi cennet bir fazla, biz bir eksiğiz” ve “Çocukluğumuzun son kahramanı da öldü, biz de biraz daha ölüyoruz.” İtiraf edeyim ki Yaşar Ağbi için ben de bu sonuncusuna çok benzer şeyler söylemişim. İnsan ne diyeceğini şaşırıyor, elâlemin ağzından farkına varmadan laflar alıyorsun.

Düşündüğün anda yanında
Cenazesi Teşvikiye Camii’nden kalktı. Müşkülâtla alınmış bir doktor randevum vardı ama gene de gitmek istiyordum. İki aya yakın bir süredir canıma okumuş olan sağ bacağım acaba o kalabalıkta durmayı becerir mi? İşyerinin arabasıyla buluşabilir miyim? Birkaç sefer zorluk çekmiştik çünkü. En önemlisi, ben o kalabalıkta çok sevdiğim Semiha’yı bulur muyum, bulsam da yanına gidebilir miyim? Gidemezsem daha sonra onu nasıl bulurum? Yaşar Ağbi ile artık öyle bir sorunumuz yok. Düşündüğün anda yanında.

Çukurova’nın yiğit çocuğu
Son yıllarda neredeyse sadece rastlaşınca görüşüyorduk. Benim “âlemlere açıldığım” yıllarda ise daha sık rastlaşırdık. Politika gazetesinde çalışırken, yani basına ilk girdiğimde, 1975 sonunda ilk kez karşılaşmıştık. Ama Çukurova’nın bu dürüst, yiğit çocuğunun; oraları, oraların insanlarını böylesine iyi gözleyen, anlatan; okuduğum en iyi doğa tasvirlerini yapan bu yazarın zaten hayranıydım. İlk romanı “İnce Memed”i, 13-14 yaşında okumuş olsam gerek.

Ancak beni en çok etkileyen Yaşar Kemal kitabı, “Ortadirek”tir. Yukarıda bahsi geçen “doğa tasvirleri”nin en âlâlarını içeren, karakterlerine derinlik katan, sahici kişiler yapan bir kitap. Nar bahçesinde karayılanların sevişmesini unutmam mümkün değil. Kahramanları Meryemce, Ali ve Elif için, kitabın önsözünün son cümlesinde, “Bu üçlü benim yaşantım ve tanıklığımdır” dediğinin tanığı ise, Fethi Naci.

İnsan, insan gibi yaşasın
İnsan, insan gibi yaşasın isterdi, değerlerine sahip çıksın. Kitapları, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın... “Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir.” Bu çağda, halktan kopmuş bir sanata inanmıyordu. Oysa sanat da sanki gitgide halktan kopuyordu.

Sesini, sarılmanı, hep haktan yana olmanı çok severdik. İlk yıllarımda bile beni yüreklendirir, çok iyi röportaj yaptığımı söylerdin. Yaşar Kemal söylerdi, düşünün. Bu işi herkesten iyi bilen adam... Bir kutlama yaptığında tesadüfen ayak altındaysan, o kutlamaya dahil olmaman düşünülemezdi. Tefrika olarak gazetede yayımlanan, sonra da elbet basılacak olan kitabının parasını aldığı gün Çiçek’e gelmiş, henüz kimse olmadığı için de beni yakalamıştı.

Öyle güzel şeyler anlattı ki
Kapıdan girince sol taraftaki masalardan birine çöktü, beni de çekip oturttu. Viski söyledi. “Hadi bakalım,” dedi. “Parayı aldık, kutluyoruz.” Aksi gibi, viski de hiç sevmem. Ben rakı içeyim diye debelendim, dinlemedi. Para almıştı, kardeşine ikramda bulunacaktı, en pahalı içkiyle kutlayacaktık, o kadar. Kutladık da, hayatımda hiç o kadar viski içmemişimdir. Ama değdi, çünkü keyfi öyle yerindeydi, öyle güzel şeyler anlattı ki. Zaten sonra başka ‘kardeş’ler geldi, ufak ufak kaçtım.
Sen gene gel, ağbi. İçmiyorum ama seninle içerim. Viski değil, ispirto bile içerim. Mekân o koca kahkahanla çınlasın, sesini duyayım, gülen yüzünü göreyim, yeter.