Uzman Psikiyatrist Dr. Sümer Öztanrıöver: Toplumdaki mutsuzluğun nedeni ‘hayır’ diyememek
15.03.2018 07:20 YAŞAM
Toplumdaki psikolojik sıkıntıların altında yatan en önemli nedenlerden biri, “önce ben” diyememek ve “hayır” diyememek

MELTEM YILMAZ @meltemmmylmz

Uzman Psikiyatrist Dr. Sümer Öztanrıöver, depresyon tedavisinden öfke kontrolüne, kabul etme becerisinden insan ilişkilerinde yapılan yanlışlara kadar bir dizi konuda sorularımızı yanıtladı. Geçen günlerde hikayelerden oluşan “İçimdeki Rehber” adlı kitabıyla okurla buluşan Öztanrıöver, toplumdaki mutsuzluğun en önemli nedenlerinden birinin “hayır” diyememek olduğuna dikkat çekti.

»Kitapçı raflarının kişisel gelişim kitaplarıyla dolup taştığı günümüzde, siz, bir psikiyatrist olarak, hikayelerden oluşan bir kitap çalışmasına imza attınız. Bu kitap, içinde yaşadığımız toplumdaki bireylerin yaşadıkları temel psikolojik sorunlar hakkında ne tür fikirler veriyor?
Evet, düzyazı şeklindeki kişisel gelişim kitapları da çok yararlı ancak didaktik, öğüt verici metinler herkes için ilgi çekici olmayabiliyor, dahası kimilerini rahatsız bile ediyor. Zaten iletişimde öğüt verme engelleyici ve kısıtlayıcıdır. Ben de bu nedenle hem kurgu hem de dil olarak hikayeyi seçtim zira hikaye, çocukların ve yetişkinlerin davranışlarını değiştirmede çok etkilidir. Hikaye, direkt bilinçdışı zihne gidip davranışları değiştirme gücüne sahiptir. Sorunuza gelirsek… Toplumdaki psikolojik sıkıntıların altında yatan en önemli nedenlerden biri, “önce ben” diyememek, ve “hayır” diyememek. Kendinden önce başkalarını – ki bu başkaları aile fertleri de olabilir, eş de arkadaş da- düşünen, kimseyi incitmemeye, üzmemeye çalışan, başkalarını memnun etmek için yaşayan insanlardan, yani aslında çoğunluktan söz ediyoruz. Bana gelen hastalarımın rahatsızlıklarının altında, “önce ben” ve “hayır” diyememenin yarattığı sıkıntıların, psikoljik olduğu kadar, fiziksel hastalıklarda bir hayli etkili olduğunu gözlemledim. Söz konusu hastalıklar, depresyon, panik bozukluk ve anksiyete olduğu gibi, stres hormonlarının sürekli yükselmesine, tansiyon ve şeker hastalıklar da olabiliyor.

»Önce ben demek benmerkezcilik midir?
Hayır. Benmerkezcilik “hep ben”dir, “önce ben” ise kişinin, kendi mutsuzluğu pahasına başkalarını mutlu etmek gibi bir düşünce ve eylem içerisine girmemesidir. Zaten bu durum, sadece kişiyi hasta eden değil, insan ilişkilerini de bozan bir süreçtir. Eğer kişi, kendisini öncelemeyip karşısındakine sürekli taviz verirse, karşısındaki kişiden beklentisi de korkunç bir şekilde yükselir. “Ben kimseye hata yapmıyorum” derken, aslında kimsenin de ona hata yapmamasını bekler. Ne ki, bulduğu tam tersi olur. Bu durum zamanla kendine ve hayata yabancılaşma, kendi potansiyelini kullanamama gibi sonuçları da beraberinde getirir.

»Yıllardır şiddet olaylarının, saldırganlığın ve tahammülsüzlüğün artış gösterdiğini konuşuyoruz. Siz bu artışı ne gibi etmenlere bağlıyorsunuz?
Şöyle açıklayayım… Doğduğumuzda, başka insanlara olan bağımlılığımızı, sadece fiziksel ihtiyaçlarımız anlamında değil, duygularımızın aynalanma konusunda da yaşarız. “Aynalama”, bir yetişkinin, bebeğin veya çocuğun ne hissettiğini anlayarak, ona ihtiyacı olan karşılığı vermesi anlamına gelir. Bu süreçte sıkıntı yaşayan, yani ebeveynleri tarafından aynalanmayan kişinin, içinde öfke birikir. O da büyüdüğünde ya insanlarla empati kuramaz ya da aşırı empati kurar. İkisi de çok tehlikelidir. Empati kuramamak, öfke bozukluğu ile birlikte şiddet içeren tepkileri beraberinde getirirken, aşırı empati de, kendine zarar vermektir, aşırı taviz vererek sürekli ezilmektir.

»Yani çocuğuyla git gide daha az ilgilenen ve daha yanlış şekilde ilgilenen ebeveynler nedeniyle toplumda şiddet olaylarının arttığını söylüyorsunuz. Duygularını kontrol edemeyen kişiler yarattığını...
Evet… Bazı insanların duygusal yaşları, takvim yaşlarından çok geridedir. Örneğin iş hayatında son derece olgun ve mantıklı, yetişkin diyaloğunu kurabilen bir kişinin, partner ilişkisinde duygusal yaşı çok geri olabilir ve dolayısıyla çok prematüre davranışları olabilir. Bunun nedeni yine, bebeklik ve çocukluk döneminde duygusal ihtiyaçları karşılanamayan ve birdenbire olgunlaşan, içine adam kaçmış gibi olan çocukların, büyüdüklerinde duygularını kontrol edemeyen kişiler haline gelmesidir. Ben bu insanlara nasıl çocukluk geçirdiniz diye sorduğumda, “çok güzeldi, harika bir çocukluktu” derler ama içine girdiğinizde bir bakarsınız ki hiç de öyle değildir. Ya da hiç hatırlamazlar. Bastırmışlardır. Ve bu durum, yetişkin yaşamda, ilişkilerinde çok bağımlı olmalarına ve örneğin terk edilmeye karşı, öldürmeye, yok etmeye kadar varabilecek aşırı tepkiler vermelerine neden oluyor.

»Bu noktada sanıyorum kabul etme becerisi de hayatımızda kilit bir role sahip. Peki bu konuda, yani başımıza gelenleri kabul etmede ne kadar becerikliyiz?
50 yaşlarında bir kadın hastam, şeker hastalığını kabul edememesi nedeniyle bana geliyor ve kabul edememe gerekçesi olarak kendisini iğne yaparken uyuşturucu bağımlısı gibi hissettiğini söylüyordu. Aynı dönemde 20’li yaşlarda, yine diyabeti olan ancak bana başka nedenlerle gelen bir genç hastama, “senin diyabetle ilişkin nasıl” diye sorduğumda, “alıştım, iyiyim bir sorunum yok” demişti. Kabullenme budur işte. Başıma gelen şeyle, değiştiremeyeceğim şeyi kabullenip yaşama devam etmek. Tabii ki değiştirebileceklerim için sonuna kadar mücadele etmek.

»Bu, her şey için mi geçerli. Örneğin tecavüze uğramış bir kadının durumu kabullenmesi ona iyi mi gelecektir?
Kesinlikle hayır. Bazı hastalarım, “ben küçükken ensest yaşadım” ya da “tecavüze uğradım ama onu affettim” der. Görüntüde ne güzeldir, kabullenmiş gibidir ama işin aslı öyle değildir. Birine öfkelenmeden, acınızı yaşamadan, dışarıya atmadan durumu kabullendiğinizde, sadece üstünü örtersiniz ki o bir kabullenme değildir. Çok yanlıştır. Keza, şehit cenazelerinde de görüyoruz, “ağlamayacağım ve güldürmeyeceğim” diyor şehit yakını, tamam, tevekkül iyi bir şey ama acıyı yaşamadan tevekküle geçtiğinizde bedeniniz bir süre sonra korkunç acılar içinde kalacaktır. Bu durum, şiddetli psikosomatik hastalıklara ve bağışıklık sisteminin sürekli zarar görmesine neden olur. Üstü örtülen her şey daha ağır bedellerle karşımıza çıkıyor.

»Peki, insan ilişkilerinde özellikle hangi duygulardan sakınmalıyız?
Sakınmamız gereken bir duygu yok. Her bir duygumuz gereklidir ve bir ihtiyacımıza hizmet eder. O nedenle bizim burada sakınmamız gereken şey, insanların farklı pencereden bakıp birbirlerine kendi pencerelerinin doğruluğunu anlatmaya çalıştıkları iletişim biçimleridir. Bu tip çatışmalarda kişinin kendini savunması ya da karşı tarafa saldırması sonuçsuzdur, yapılması gereken karşı tarafın iddialarını abartarak kabul etmektir. Mesela, çocuğunuz, “sen iyi bir anne değilsin” dediğinde, “A, evet, ben hiç iyi bir anne değilimdir zaten” demeniz gerekiyor. Karşı tarafa geçecek bir ironi kullanmanız gerekiyor. Bu şekilde karşı tarafın abartılı silahlarını elinden alır ve daha sağlıklı bir diyaloğa geçersiniz.

»Son dönemde depresyon, anksiyete, panik atak gibi psikolojik hastalıklarda kullanılan ilaçların tehlikeli olduğu, öyle ki, bu ilaçların intihar riski taşıdığı iddialarına şahit olduk. Doğru mu?
Günümüzde, depresyon, anksiyete hastalılarında çok fazla artış var. Bu durum, teknolojik yaşamın da bir getirisi. Çok da uzak olmayan bir geçmişte, doğa ile iç içeydik. Toprakla uğraşırken çok daha fazla işimiz vardı ve o pozitif enerji tabii ki bize geçiyordu. Şimdi yalnızca doğaya değil, duygularımıza ve kendimize de yabancılaşıyoruz. Dahası, depresyon gibi hastalıklar, intihar oranı çok yüksek hastalıklardır ancak son dönemde, dediğiniz gibi, ne yazık ki, antidepresanlarla ilgili “ilaçlarınızı eksin, ilaçlar intihar yapar” gibi çok talihsiz açıklamalar da oluyor. Bu iddialar kesinlikle yanlış. İlaçlar değil, depresyon tedavi edilmediği takdirde intihara yol açan bir hastalıktır. Antidepresan kullanılmazsa eğer, çok daha fazla intihar oranı görürsünüz. Buradaki tek sıkıntı, ilaca ilk başlandığında, ilacın, etkisi oraya çıkana kadarki zamana kadar anksiyete yapıyor olması. Ama zaten biz hastayı bu konu ile ilgili bilgilendirir ve hatta gerekirse yatırırız. Tüm bu kurallar ve kaideleri uyularak verilir antidepresanlar. Neyse ki, tüm bu açıklamalara rağmen, insanlar artık daha bilinçli bir şekilde tedavi olmaya geliyorlar.

»Bir de öfke kontrolü meselesi var. Nasıl sağlayacağız?
Öncelikle bütün duyguların fiziksel olduğunu bilmeliyiz. Yani biz, duygularımızı bedenimizde yaşarız ama bunu bedenimizde hissetmediğimizde, hep düşünsel düzeyde tutarak, adeta ateşin içine odun atarız. Bu nedenle öfkelendiğimizde ilk yapacağımız bir beden taramasıdır. Hemen kendime soracağım, şu anda hissettiğim duygu ne? Önce duygunun ismini koyacağız. Öfke, nefret, her ne ise. İsmini koymak, duygunun yoğunluğunu azaltacaktır. Hele ki karşınızdakine bu duygunun ne olduğunu söylerseniz, yani, “şu an sana çok öfkeliyim” derseniz, bu duygunun yoğunluğu daha da düşecektir. Zira duyguyu ifade etmek onu daha yönetilebilir kılıyor. İkinci soru olarak, kendimize o duyguyu vücudumuzda nerede hissettiğimizi soracağız. Hissettiğimiz duyguya 0 ile 10 orası bir değer verdikten sonra, yavaş ve derin bir nefes alacak, hareket edecek ya da su içeceğiz. Tüm bunlar, yatıştırıcı sistemi devreye sokar. Bu işlemlerden sonra, duyguya verdiğiniz değeri tekrar düşündüğünüzde, o değerin düşmüş olduğunu göreceksiniz. Tabii hala 5’in üzerindeyse, iletişime geçmemenizi tavsiye ederim.

» Kendi potansiyelimizin ne kadarını kullanabiliyoruz ve dahasını nasıl ortaya çıkarabiliriz?
Ne yazık ki eğitim sisteminin getirdiği sonuçları da göz önünde bulundurduğumuzda, birçok insan zaten hayata adım atarken istedikleri ya da yetenekli oldukları meslekleri değil, para kazanacakları meslekleri tercihe etmek zorunda kalıyorlar. Potansiyelimizi ortaya çıkarmanın yolu öncelikle potansiyelimizi kullanamadığımızı fark etmemizden geçer. Önce kendimizle diyaloğa geçmemiz gerekecek. Ben kimim, ben ne istiyorum, hayallerim neler, nelerden keyif alıyorum sorularını kendimize sormalıyız. İnanır mısınız, hayatı boyunca “Ben ne istiyorum” sorusunu kendine hiç sormayan insanlar var. Ben onlara sorduğumda ise ne istediklerini değil, ne istemediklerini anlatıyorlar.

***

Kendimizle diyaloğa geçmeliyiz

»Kendi potansiyelimizin ne kadarını kullanabiliyoruz ve daha fazlasını nasıl ortaya çıkarabiliriz?
Ne yazık ki eğitim sisteminin getirdiği sonuçları da göz önünde bulundurduğumuzda, birçok insan zaten hayata adım atarken istedikleri ya da yetenekli oldukları meslekleri değil, para kazanacakları meslekleri tercih etmek zorunda kalıyor. Potansiyelimizi ortaya çıkarmanın yolu öncelikle potansiyelimizi kullanamadığımızı fark etmemizden geçer. Önce kendimizle diyaloğa geçmemiz gerekecek. Ben kimim, ben ne istiyorum, hayallerim neler, nelerden keyif alıyorum sorularını kendimize sormalıyız. İnanır mısınız, hayatı boyunca “Ben ne istiyorum” sorusunu kendine hiç sormayan insanlar var. Ben onlara sorduğumda ise ne istediklerini değil, ne istemediklerini anlatıyorlar.