Uzun soluklu 'Hayır'
23.04.2017 09:41 BİRGÜN PAZAR
Şimdi “Hayır”ı da ötesini de sandıkla yetinmeyen bir ufukla örgütleme, hayatın her noktasında alternatifi geliştirme sorumluluğuyla karşı karşıyayız

MEHMET YEŞİLTEPE

“Kaybettiğinde değil vazgeçtiğinde yenilirsin” (Che)

Referandum sonrasında en fazla üzerinde durulan olgulardan biri de sürecin kazananının kimler olduğuydu. “Kimler kazandı, kazanmaktan ne anlaşılıyor; tek ölçü YSK’nin rakamsal gayrımeşru sonuçları mı” gibi sorular eşliğinde oylamanın sonrasına sarkan tartışmalar, gerçekte bir bütün halinde referandum sürecinin nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dair yöntemsel ipuçlarını hatırlatıyor.
Yöntemsizliğe, azla yetinmeye, günü kurtarmaya, sınıfsal yöntem ve bilincin baskılanmasına yatırım yapıldığı günümüz koşullarında, magazine de tali olgulara temel önemin atfedildiği tartışmalara da girmeden söylemek gerekirse, eğer referandum sürecini sınıflar mücadelesinin ihtiyaçları bağlamında değerlendireceksek daha da geriye gitmek, referandumun ne olduğu, başkanlığın kimlerin ihtiyacı olduğu sorularıyla başlamak gerekiyor.

Taşların yerinden oynadığı yeni düzen koşullarında başkanlık

Referandumu önceleyen sınıflar mücadelesi tablosu, dünya ölçeğinde tekelleşmenin arttığını, buna yoksullaşmanın eşlik ettiğini ve sermaye-sermaye (paylaşım bağlamında), emek-sermaye çelişmelerinin keskinleştiğini gösteriyordu. Kriz ve savaş koşullarında, dünya ölçeğinde sosyalizmin yakın bir tehdit oluşturmadığı bir zeminde egemen sınıflar, rant-talan ve sömürü için kendi hukuklarını da çiğneyen daha saldırgan ve tahammülsüz bir süreç örgütlüyor.

Yaklaşık 100 yıl önce Lenin, “dünyayı aralarında paylaşan uluslararası tekelci kapitalist birlikler oluşmuştur; dünyanın bu birliklerce paylaşılması tamamlanmıştır” demişti. Bugün işte o tekelci kapitalist birlikler, kriz koşullarında dünyaya yeni bir düzen vermek üzere bir saflaşma ve kapışma döneminden geçiyor. 2. Dünya Savaşı sonrasında oluşan ve büyük oranda ABD’nin domine ettiği sürecin sonuna gelindi. Değişen güç dengeleri ve ihtiyaçlar, yeni arayışları, saflaşma ve çatışmaları koşulluyor. Emperyalistlerin, bağımlı ülkelerden beklentileri konusunda hiçbir itiraza veya gecikmeye tahammülü yok. Benzer şekilde işbirlikçi sermayelerin de programlarını uygularken en ufak bir engele tahammülleri kalmamış, her türlü hak ve kazanıma göz dikilmiş durumda. Taşları adım adım dizilmekte olan yeni dünya düzeninde deyim yerindeyse vahşi kapitalizme denk bir kölelik öngörülüyor.

Sömürgelerin yeniden sömürgeleştirildiği, derinlemesine sömürü ve yeni pazar alanları arayışının ölçüsüz biçimde genişlediği günümüz koşullarında devletin görece özerkliği, taraflar üstü görünümü, kuvvetler ayrılığı vb. olgular bir ayak bağı haline gelmiş, devletin doğrudan sınıf devleti olma özelliğinin üzerindeki tüm kamuflajlar kaldırılmış, sınıfsal niteliğinin giderek daha da görünür hale geleceği bir sürece girilmiştir.
Dolayısıyla artık temsili demokraside sınıflar üstü bir görünüm vermek pek mümkün görünmüyor. Kozların açık oynanmak durumunda olmasının nedenlerinden biri de budur. İşte buradaki doğrudanlık bağlamında ABD’de başkanlığa bir patron, Dışişleri Bakanlığı’na Exxon Mobil’in Genel Müdür’ü getiriliyor. Adalet Bakanı tescilli bir ırkçı, Çalışma Bakanı’nın ise fast food zinciri var. Bunun Türkiye’deki karşılığı; parlamentarizm, nispi demokrasi, sömürge tipi demokrasi vb. biçimlerde tanımladığımız olgu ile bağların koparılması, şekli de olsa devletin taraflar üstü görünümüne son verilmesi ve tüm kuvvetlerin tek elde toplanmasıyla açık, örtüsüz faşizme geçilmesidir.

Erken başkanlık anlamında OHAL

Yukarıdaki tabloyla bir devamlılık içinde dünya ölçeğinde taşların yerinden oynadığı koşullarda Türkiye oligarşisinin biriken sorunları ve yönetemez hale gelinmesi, erken başkanlık anlamında OHAL’i zorunlu kıldı. OHAL döneminde bir darbeden farksız biçimde bir taraftan tüm muhalif sesler susturulurken, rant ve talan grafiği büyütülmüş, emek-sermaye çelişmesinin sermayenin lehine yeniden düzenlendiği bir sürece girilmiştir.
Gerek bölgede savaş politikaları bağlamında gerekse ülkede biriken dolayısıyla da geciktirilemeyecek sorunların acil-engelsiz çözümü açısından OHAL, başkanlığın hem hazırlayıcısı hem de fiilen uygulandığı bir dönem olmuştur.

OHAL aynı zamanda referanduma “rakipsiz-engelsiz hazırlık” demektir. Referandum çalışmalarının OHAL koşullarında yapılması, yalnızca 'Evet' sesinin çıkmasına, devlet imkanlarının görülmemiş boyutta kullanılması dahil çeşitli hukuksuzlukların ve hak ihlallerinin yapılabilmesine imkan tanıdı. Amaç, OHAL’den başkanlığa kesintisiz geçiş sağlamaktı. Aynı tarz, 16 Nisan günü oy kullanımı ve sayımı sürecinde de devam etti. İstenen sonucun alınabilmesi için, daha önce rastlanmamış boyuttaki müdahalelerle, hile ve usulsüzlüklerle süreç domine edildi.

Egemen sınıfların acelesi var

Dünya ölçeğinde de Türkiye’de de egemen sınıfların kendi programları bağlamında acelesi var. Bunu, referandum sonrasında Trump’ın Erdoğan’ı arayıp tebrik etmesi ve yapılan görüşmede bölgedeki işbirliğinin gereğine dikkat çekilmesinde olduğu gibi TÜSİAD’ın henüz oylar sayılmamışken “Vakit kaybetmeden geleceğe bakmanın zamanıdır” biçimindeki açıklamasında da gözlemlemek mümkün.

Hegemonya sorunu yaşayan ve gelişen rakip ekonomiler karşısında alan/pazar kaybetmeye başlayan ABD, belirleyici konumunu sürdürmek için hemen her yola başvuruyor. Bu amaç çerçevesinde Trump’la beraber ABD, savaş bölgelerine doğrudan kendi askeri ile müdahale oranını artırma eğiliminde. Buna rağmen İran’la yeniden tırmandırılan gerilimden Suriye’de paylaşım hesaplarının ve bunun gereği çatışmaların devam ediyor olmasına kadar çeşitli nedenlerle Türkiye’yle/TSK’yle önümüzdeki süreçte taşeronluk bağlamında ilişkilerin devam edeceğini söylemek mümkün. Bu da başkanlık yetkileri ile donanmış, Meclis’e hesap vermeyen bir Erdoğan’ın bölgede ABD tarafından neden tercih edilebileceğinin yanıtıdır.

16’sındaki kazanım sandıktan da ötedir

Anayasa değişikliğinin Meclis’te oylanması sürecinden itibaren başvurulan yöntemler, gerçekte nasıl bir başkanlık düşünüldüğüne dair ipucu verirken, aynı zamanda 'Hayır' çalışmasının bir referandumun sınırlarının ötesine taşmasını beraberinde getirmiş, ezilenler açısından bir hesaplaşma ve alternatif geliştirme zemini oluşmuştur.

Gerek resmi bir operasyonla gasp edilen sandıktaki kazanımla yetinilmemesi gerekse sürecin hesap sorma bilincini de içerecek şekilde yeni ufuklarla ileri taşınabilmesi için öncelikle 16’sının nasıl bir kazanım olduğu doğru değerlendirilmelidir.

Belki faşizmin böylesine kökleştiği, güncellenerek özgün biçimler aldığı ve kitle tabanı yaratarak hayatın hemen her kesitinde tehdit ve çatışma potansiyelini artırdığı koşullarda sandıkta kazanmak yeterli değildir ama önemlidir. Kaldı ki 'Hayır' eksenli çalışmanın kazanımı sandıkla sınırlı değil; bu süreçte itirazın maddi bir güce kavuşturulması bağlamında da moral değerlerin üstünlüğü açısından da bir kazanımdan söz etmek mümkün.
'Hayır' zeminindeki çeşitlilik, olgunun özünü değiştirmiyor. Hatta tersine, tartışma 16’sından sonra çeşitli nedenlerle 'Hayır' zemininden ayrışması zaman almayacak olan MHP muhaliflerinin, Saadet Partisi vb. kesimlerin üzerinden değil, hareketin dünden bugüne ezilenler (insanlığın ileri değerleri) adına üretilmiş ve ileriye taşınacak olan değerleri üzerinden yapılmalıdır.

'Hayır' çalışmasının örgütlenme biçimi, yaygınlığı, bu zemindeki çeşitliliğe rağmen sağlanabilen uyum ve yaratıcılıktaki özgünlük, bir kez daha bizlere Gezi/Haziran kazanımlarını hatırlattı. Bu, başlı başına bir kazanımdır ve doğru anlaşılması/değerlendirilmesi halinde görülecektir ki “ne yapmalı/nasıl yapmalı/faşizmin güncellenen açık biçimiyle nasıl baş edilecek” sorularının yanıtı bu deneyimde gizlidir.

Nisan’dan öğrenip Mayıs’a taşıyan bir ufukla “Hayır”

16 Nisan öncesinde devletin valisinden kaymakamına, imamından emniyet mensubuna kadar hemen tüm görevlilerinin 'Evet' için çalışması, başkanlıkta nasıl bir işleyiş amaçlandığının göstergesidir. Bugün aralarındaki farka ve iç mücadelelere/çatışmalara rağmen düzenin mevcut sınıfsal işleyiş bağlamında devamını isteyen kesimlerin emekçiler/ezilenler karşısındaki duruşu aynıdır; onlar aynı sınıfsal cephededir.
Mevcut tablo, referandum sonrasında da mücadelenin sert geçeceğini gösteriyor. Sürecin sandığa sığmayan boyutları var; sürprizler de B-C planları da olabilir.

Ülkemizde artık milliyetçilik, gericilik ve militarizm kol kola yürüyor. Ve bu durum, giderek özelleşen kolluk kuvvetleriyle paralel hareket eden yozlaştırılmış/lümpenleştirilmiş saldırgan güruh oranını artırıyor. Ancak ne bunun ne de YSK eliyle gerçekleştirilen sandık gaspı dahil tek elde toplanan devlet imkanlı saldırıların karşısında çaresiz/çözümsüz değiliz. Bütün bunlar, Nisan’dan öğrenip Mayıs’a taşıyan bir ufukla süreci karşılamayı gerektiriyor.

Şimdi 'Hayırı da ötesini de sandıkla yetinmeyen bir ufukla örgütleme, hayatın her noktasında alternatifi geliştirme sorumluluğuyla karşı karşıyayız. Zor koşullarda alternatif üretebilen devrimci sol kesimler için 16 Nisan, Gezi’nin güncellenmesi, farklı bir zeminde yeniden üretilmesidir. 17 Nisan ise bu bağlamda devamlılık ve üretkenlik gerektiren bir imtihandır.

Başkanlık için 'Evet'te ifadesini bulan toplam duruşun ve saldırganlığın karşısında nasıl bir cephede yer alınması gerektiğinin yanıtı Haziran’dır. Bir yanıyla Gezi’nin yeni döneme uygun siyaset tarzı ve örgütlenme aracı bağlamındaki deneyiminin kalıcılaştırılması anlamına gelen Haziran, 'Hayır' çalışmasında görüldüğü gibi aynı amaçla harekete geçen (Hayır meclisleri, HDP vb.) toplumsal dinamiklerin karşısında değil yanında yer alan, tamamlayıcılık oluşturan bir harekettir. Böyle bir örgütlenmenin, yaşam alanlarındaki imkân ve potansiyelleri açığa çıkarabilme niteliği, ona sınıflar mücadelesinin zorlu etaplarında yaratıcı bir üretkenlikle yanıt verme, çözüm geliştirme şansı veriyor.

Önümüzdeki süreçte bir taraftan 'Hayır' bitmedi! Daha yeni başlıyor!” diyerek itiraz ve mücadele büyütülmeli, diğer taraftan Gezi’nin mirası olarak da tanımlanabilecek ve Diyarbakır’la İstanbul’u aynı zeminde buluşturma, aradaki mesafeyi kısaltma başarısı sağlayan 'Hayır' çalışmasında fiilen ortaya konan yöntemsel üretkenlik üzerinde durulmalıdır. Bu deneyim, örgütlenmenin nicel ve nitel boyutunu büyütmek, en geniş bağlamlı birleşik mücadeleler için gerçekçi, uygulanabilir zeminler oluşturmak üzere değerlendirilmelidir.