Vahşi hayvanları ehlileştirme projesi
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL

Zaman: 1905. Mekân: Grand Palais, Paris. Olay: Güz Salonu sergisinde Donatello’nun etrafını vahşi hayvanların sarması. Fransız eleştirmen Louis Vauxcelles, klasik bir heykeli çevreleyen, akademik sanat anlayışına aykırı yapıtları görünce söylediği ilk söz “Donatello’nun etrafını vahşi hayvanlar (fovlar) sarmış” olmuş ve Henri Matisse, Maurice de Vlaminck ve André Derain’in canlı, parlak renkli yapıtlarına yönelttiği bu ironik yakıştırma, yeni bir akımın adına dönüşmüştü: Fovizm. Eleştirmen, Rönesans heykeltıraşı Donatello’ya atıf yaparak klasik bir heykelde gördüğü, Rönesans’la başlayan tüm sanatsal değerleri altüst eden ve neredeyse sanatı sıfır noktasına taşıyan son derece parlak ve zıt renklerin yan yana getirildiği, renk ve dokunun ön planda olduğu ve resim düzleminin iki boyutluluğunu vurgulayan fovist resimler karşısında kendini uygarlık öncesi bir durumda, doğanın tam ortasında, vahşi hayvanların arasında bulmuştu. Rönesans sanatçısı Leon Battista Alberti’nin, “Bir resme bakmakla resmin gösterdiği şeye bir pencereden bakmak arasında görsel açıdan hiçbir fark olmamalıdır” sözleriyle tanımladığı ehlileştirici resim anlayışından tamamen farklı ve resmin evriminin oturtulduğu Alberti’nin kriterleriyle bağdaşmayan bu ehlileştirilmemiş yaklaşımları vahşi hayvanlar olarak nitelemesi, sanatın her türlü evcilleştirmeden kaçabileceğini de vurguluyordu. İktidarın pencereyle ya da dikenli tellerle çevrelediği evcilleştirme alanında sanat, dayatılan yapay seçilim yoluyla evrimleştirme ve evcilleştirme projesinden kaçtığı ölçüde sanat olarak kalabiliyor; aksi takdirde sanatın evcil ortamları süsleyen dekoratif bir öğeye dönüşmesi kaçınılmazdır.

BİZE DAYATILAN
Fransız eleştirmenin klasik bir heykeli çevreleyen renk cümbüşü karşısında sarf ettiği sözleri Arte Povera (Yoksul Sanat) sanatçısı Michelangelo Pistoletto 1967’de daha ileriye taşıyarak, “Paçavralar içinde Venüs”ü üretmiştir. Sanatçı, bu kez bilerek ve isteyerek klasik bir Venüs heykelini rengârenk paçavra yığınıyla ilişkilendirmiş ve paçavrayla anlattığı kaotik doğal süreçle evcilleştirmenin ürünü olan ideal bir formu yan yana getirmiştir. Sanatın evcilleştirme projesiyle ulaştığı güzellik anlayışının konformizm yarattığını, bu konformizmin ancak doğanın unsurlarıyla bozulabileceğini vurgularken; sanat nesnesinin sıradan, evcil bir nesne değil, bizi düşündürten, düşünceyi hep bizden kaçacak ufuk çizgisine doğru yönelten bir nesne olduğunun da altını çiziyordu. Bize ufuk olarak dayatılan pencerenin ya da dikenli tellerin ötesine taşımak istiyordu düşünceyi.

TEPEMİZDEKİ İKTİDAR
İnsanı çerçevelerin, dikenli tellerin içine kapatan, düşünceyi ve bedenleri sahte ufuk çizgisiyle çevreleyen bir iktidar var tepemizde. Dikenli tellerle çevrili bir evcilleştirme alanı içinde kendi insanını üretmeye çalışan bir çiftlik sahibinin tavrını görüyoruz. İktidarın sarayına yerleşenler de bu evcilleştirme projesini doğrudan dillendiriyor zaten: “Birey bir biçimde ehlileştirilecektir.” Bu bir toplum değil, olsa olsa bir üretim çiftliği ya da sirktir. Çiftlik sahibinin hoşuna gidecek şekilde davranan ehlileştirilmiş hayvanlar, saray soytarıları üreten kapalı bir mekân. Zaman ve mekân, kendi tebaasını üretmek için iktidar tarafından kapatıldığında insani olana yönelik umut da kaybolacaktır. Umut, Gabriel Marcel’in sözleriyle “geleceğin hatırasıdır.” Geleceğin ve hatırasının silindiği bir zaman hapishanesinde bizleri tutsak alan iktidar, bu hapishaneden kaçış umutlarını yok etmeye ve ruhumuzda derin bir melankoli yaratmaya çalışıyor.  İnsan, iktidarın ehlileştirme projesinden kaçtığı, umut ettiği ölçüde insan olarak kalabiliyor; aksi takdirde iktidarın evcil ortamını süsleyen melankolik, dekoratif bir öğeye dönüşmesi kaçınılmazdır.

Not: Doğanın, insanın ve her türlü üretimin iktidarın bir dekoruna dönüşmesine dur demek, şimdiye ve geleceğe sahip çıkmak için 28 Aralık, yani bu pazar günü saat 12.00’de Kadıköy’de buluşuyor ve doğayı, emeği, İstanbul’u, Marmara’yı savunuyoruz.