Var olmayan kuyular
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Yıllar evvel “Kitap-lık” dergisinde “Hepimizi Öldürecekler” adında bir öyküm yayımlanmıştı. Bugün de “Hepimizi Tutuklayacaklar” adlı bir roman yazasım var. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tahliyesi, her ne kadar sevindirici bir gelişme olsa da, düşünceleri yüzünden tutuklananlarla cezaevleri öyle bir doluluk oranına ulaştı ki, vaziyet askeri darbe günlerini aratmıyor neredeyse.
 
Artık Ahmet Şık dışarı çıktığına göre, biz şimdi kendi tutuklanma sürecimizi konuşabiliriz rahatlıkla. Çünkü hepimizin tutuklanması an meselesi, hatta tutuklanmadan bile tutuklanmış olma ihtimalimiz yüksek. Nasıl mı?

Öncelikle, ister devleti tutkulu bir biçimde savunun, ister onu kıyasıya eleştirin, devletin sizi umursamayacağını anlamanız gerek. Vatandaşlar, devlete hizmet ederlerse ruhlarıyla, isyan ederlerse canlarıyla vatandaş olmanın bedelini fazlasıyla öderler. Hatta hizmet edenler, savaşlarda ya da çalışma hayatında olduğu gibi, bazen ruhlarıyla birlikte canlarını da feda ederler ama yine de devletin onları umursadığını görmeyiz. Uludere Katliamı’nda olduğu gibi en fazla tazminat vermeye çalışırlar ya da çocuğunuz savaşta ölünce, bir maaş bağlanır ve unutulur gider. Gazi olayları ya da Sivas Katliamı’yla ilgili davaların zaman aşımına uğratılması, devletin vatandaşlarını ne kadar umursadığının en canlı kanıtları aslında.

Geçen Pazar, Esenyurt’ta 12 inşaat işçisi, kaldıkları çadırlarda yanarak can verdiler. Gazeteler, televizyonlar onların yangın yüzünden öldüğünü söyledi, ama işçilerin can güvenliğini sağlamanın maaliyeti, canlarından daha değerli olduğu için, gerçekte kâr etmek isteyen şirketler yüzünden öldürülmüşlerdi. Tersanelerde ya da madenlerde de yüzlerce işçi, göz göre göre benzer cinayetlere kurban edildi bugüne kadar? Devlete ya da çalıştıkları şirketlere hizmet eden bu işçilerin ölümü, siyasi değil adli bir mesele olarak kayda alınarak umursamazlığa terk edildiği sürece, işçi ölümlerinin de arkası kesilmeyecek...

Beni düşündüren, devletin umursamadığı halkın ne zaman ve nasıl kendi kendisini umursayacak noktaya geleceği? Yargı Derneği eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin’in Express dergisindeki yazısında itham ettiği gibi, bu umursamazlığın nedeni olarak, entelijansiyamızın politik hakikat arayışından vazgeçip özgüvenden yoksun bir ruh hali içinde egemen siyasetin oyuncağı haline gelmesinin de bir payı var mıdır? Bu sorunun çeşitli şekillerde sorulduğuna tanık oluyoruz bugünlerde.

Eskiden entelektüellerin halkı daha çok umursadığını, ürettikleri çalışmalardan ve toplumsal hareketler içindeki konumlanışlarından biliyoruz. Ama sanırım, halk onları yeterince umursamadığı için, 80 darbesinden sonra artan bir ivmeyle entelektüellerin bir kısmı köşesine çekildi, bir kısmı da, halktan çok devleti umursayan bir ruh haline bürünerek kendi kendine ihanet etme pahasına devletin ya da şirketlerin akıl hocalığına soyundu. Elbette Büşra Hoca gibi entelektüeller, bu sürece dahil olmadılar ama, onlar da akademilerden ve medyadan teker teker temizleniyorlar.

Halktan ve kendilerinden umudunu kesen entelektüellerin karşısında iki seçenek vardı: Ya askeri, ya da sivil darbe. Ordunun karşısında hükümeti destekleyen entelektüellerin yaşadığı zafer sarhoşluğu, egemen siyasete dahil olmalarını kolaylaştırdı ve entelijansiyamızın yaşadığı kriz de iyice derinleşmiş oldu. Hükümet üyelerinden bile daha hararetli bir biçimde uygulanan politikaları savunacak kadar ya da muhalif entelektüellere karşı medyada linç ayinleri gerçekleştirecek kadar, entelijansiyanın bu denli zıvanadan çıktığına tanık olunmamıştır herhalde. Zaten asıl şaşkınlık yaratan da bu hınç... Onların hıncını besleyen şey de, kendi kendilerine ihanet ederek iktidarların tutsağı haline getiren kendilik nefreti aslında. Arno Gruen, “Normalliğin Deliliği” kitabında, kendilik nefretinin insanı nasıl artan bir iktidar hırsıyla deliliğe doğru yönelttiğini tahlil etmişti.

Roberto Bolano’nun Pegasus Yayınları’ndan çıkan “2666” adlı romanını okuyorum bu aralar. Bolano, romanın bir yerinde Meksika’daki gölgesini kaybeden entelektüellerden bahsediyor. Devletin onları umursamaz görünüp sessizce gözetlediğinden ve işe yaramaz bu yazarlar ordusunu nasıl kullandığından bahsederken şöyle yazmış: “Onları şeytan çıkarmakta kullanır, ulusun havasını değiştirir veya en azından değiştirmeye çalışır. Kimsenin var olup olmadığına kesin olarak emin olamadığı kuyuya taş atar.”

Etrafımız, var olup olmadığından emin olamadığımız kuyularla çevrilmiş durumda. Taş atacak çok kuyu ve taş atmaya hevesli çok fazla kişi var. Gündem yoğunluğu ve hızını bu kuyulara atılan taşlara borçluyuz bir bakıma. “Var olmayan kuyular”ın, içine taş atanların gölgelerini boğup yutma özelliği yüzünden, entelektüellerimizin gölgeleri de hızla kayboluyor. Tutuklu olmak için cezaevine girmenize gerek yok. Üstelik Ahmet Şık örneğinde olduğu gibi, bir gün cezaevinden çıkma durumunuz da olabilir. Ama gölgelerin toplanıp atıldığı iktidar kuyularından bir daha çıkılabildiği görülmemiştir.