Varoluşundan bugüne: Savaş ve insan
11.02.2018 11:09 BİRGÜN PAZAR
Bugün geriye dönüp baktığımızda, yapılan hiçbir savaşın kazananı olmadığını söyleyebiliriz... Çünkü ne Kserkses’i yok eden İskender ve imparatorluğu kaldı, ne tüm dünyaya egemen olan Augustus’un ve Roma İmparatorluğu’nun...

Murat Nağış - Aktüel Arkeoloji Dergisi Yazı İşleri Müdürü

1990’lı yıllardı. Televizyon hayatımıza yerleşmiş, pembe diziler ve Amerikan dizileri bizi televizyonun karşısında iyice sabitlemişti. Derken her şeyden daha heyecanlı bir sahne yakalamıştık: Arkası hiç gelmeyecekmiş gibi yayınlanan canlı savaş haberleri... Dakikası dakikasına, saati saatine ölüm ve yaşamın hikâyesini değil, savaşta güçlü olanın anlatıldığı bir anın cazibesine kapılmıştık. Bir film sahnesi gibi anlatılan canlı savaş sahnelerinin içinde büyüdük ve buna alıştık. Savaş, tepkisiz bir gerçeklik olarak hayatımızın bir parçası oldu. Yaklaşık 30 yıl böyle geçti. Yüzlerce savaş seyrettik.
Bugün neredeyse dünyanın her yerinde irili ufaklı onlarca savaş hala sürmekte. En yakımızda Suriye, Irak, Azerbaycan, Ermenistan, Afganistan, Filistin, İsrail, Ürdün ve özellikle yoksul Afrika ülkelerinde bitmek bilmeyen iç savaşlar gözlerimizle beraber duygularımızı da köreltti.

Bugünün savaşlarını anlamak çok kolay olmasa da, savaşların sebebi ve sonuçlarına ilişkin tarihsel kaynaklar ve arkeolojik veriler bize çok fazla bilgi sunmakta.

Homo Sapiens’ın Neanderthallere karşı üstünlüğü ile başlayan var olma savaşı, olasılıkla bugünün kodlarının atıldığı ilk savaşlardı. Sonra uzun bir toplayıcı avcılık dönemi, bize gruplar arasında çatışmaların Neanderthallerin ortadan kalkması ile bitmediğini Homo Sapiens grupları arasında da çatışmaların ve çok gaddar katliamların yaşandığını gösterecekti. Besin kaynaklarına sahip olmak ve korumak, yaşamsal önemdeydi ve bunu kontrol altına almak için sürekli tetikte olunmalıydı. Belki su uyur düşman uyumaz sözünün kodları bu dönemde atılmıştı.

Sonra, doğa ve iklim binlerce yıllık göçebe yorgunluğu değiştirmeye ve grupları Fırat ile Dicle nehirlerinin sıcak, bereketli topraklarına çekmeye başladı. Elbette savaşlar bu dönemde de hiç eksik olmadı, ilk kurulan köylere yapılan ani baskınlardan geriye kalan ölüm çukurları, savaşın ilkel ama kirli yüzünü arkeolojik olarak insanlığın önüne serdi, üzerine titrediğimiz “uygar”lık savaş suçları ile mi doluydu? 13 bin yıl önce Sudan, Jebel Sahaba’da içerisinde çocuk, kadın ve yetişkin 61 bireylerin olduğu toplu mezarın varlığı uygarlığın üzerine gölge düşürmüştü.

Bugün kolonyalist Batı anlayışı, hala Ortadoğu ve Doğu dünyasında süren savaşları araştırırken ve açıklamaya çalışırken, neolitik dönemde kurulan bu ilk köyler arası savaşlara gönderme yaparak, savaşın genetik kodunu burada gördüklerini iddia ederler. Televizyon başında canlı savaş izleyen bizler ise Ortadoğu halklarının ne kadar “barbar” ve “savaş meraklıları” olduklarını düşünürüz.

Aslında avcı toplayıcı toplumlar ve belki de çok daha gerilere kadar uzanan “kaynaklara sahip olma” savaşı, tam olarak günümüzdeki savaşlarında varlık nedenlerinden çok da uzak değil. Amaç hep benzerdir aslında. Kaynaklara sahip olmak ve kaynakları korumak için güçlü kalmak. Son 250 yılda değişen ise kaynakların üzerinde yaşayan halkların, kaynakları işleyebilecek endüstriyel güce sahip olamadıkları için kolonyalist endüstri güçlerinin savaş meydanı olarak kullanıma açık hale gelmeleri oldu.

Artık kaynakları kontrol etmek için o coğrafyada olmaya gerek yoktu, halkları kontrol etmek yeterliydi.
En erken çağlarda yani avcı toplayıcı toplumlarda bu kaynak, en güçlü savaş aletinin yapıldığı obsidiyendi. Obsidiyen kaynağına sahip olmak önemli bir güçtü, çünkü sadece savaşmak için değil değiş tokuş için çok önemliydi. Uzak ve farklı bölgelerde sizin sahip olmadığınız birçok “ihtiyacı” yani değerli malzemeyi obsidiyen ile değiştirmek için sizi bulmaları gerekiyordu. Ve bu uzun yıllar böyle devam etti. Kaynağından yüzlerce kilometre uzakta keşfedilen obsidiyenler bize bu yolculukların hikayesini anlatır.

Savaş, aynı zamanda uygarlığın ilerlemesi için itici güç olmuştur. Çünkü neolitik dönemin sonrasında büyüyen köyler, artan nüfus, kıtlık ve savaşlar yeni bir yönetici sınıfın doğuşunu haber verir. Yönetimin merkezileştiği, her şeyi kontrol etmeye başladığı bu yeni düzen elbette korunmak için surlara, güçlü yapılara ve gelişmiş silahlara da ihtiyaç duyacaktı. Yerleşimlerin etrafı surlar ile çevrilmeye başlandı. Daha fazla insana, daha fazla üretime ve daha fazla güce sahip olmak karmaşık toplumların yani yönetici sınıfların güçlenmesini sağladı. Güçlü ve dayanıklı silahlar üretme isteği, diğer tüm teknolojilerin de itici gücü haline geldi. Savaş kazanmak için her türlü yöntem ve teknoloji geliştirildi. Çok uzağa değil en yakınınıza bakın, internet, savaş odalarında keşfedilmedi mi?


Bugün geriye dönüp baktığımızda, yapılan hiçbir savaşın kazananı olmadığını söyleyebiliriz... Çünkü ne Kserkses’i yok eden İskender ve imparatorluğu kaldı, ne tüm dünyaya egemen olan Augustus’un ve Roma İmparatorluğu’nun... Toplumlar da, devletler de canlı organizma gibi doğdular, büyüdüler ve zamanı geldiğinde yok olup tarih sahnesinden silindiler. İnsanlık tarihi boyunca sürekli var olan bir toplum, bir devlet veya bir güç hiç olmadı. Güce ve kaynaklara sahip olma savaşı insanlık tarihi boyunca hiç bitmeyen bir döngü olarak devam etti. Bu nedenle insanlık tarihi savaşların tarihi olarak da adlandırıldı.

Bazı savaşlar insanlık tarihinin hafızasında uzun süre yer etti. Kadeş, Troya, İssos, Maraton bunlardan yalnızca birkaçı... Bu savaşlar sonuçları bakımından insanlık tarihini de etkiledi. Özellikle Troya, Doğu ile Batı arasında psikolojik bir duvar olarak durdu. Kendini Aydınlanma ve Rönesans ile birlikte Antik Yunan ve Roma Uygarlığının devamı sayan Batı, Troya’yı yıkan Akaları kendine referans yaptı. Troya’da doğunun en uç sınırı olarak kendini Batı’nın karşısına konumlandırdı ve Hektor’un ölümüm çağdan çağa alınan bir öce dönüştü, Fatih Sultan Mehmed ve Mustafa Kemal Atatürk ‘ün Troya’da efsanevi açıklamaları aslında toplumların bilinç altlarının yansımasıydı. Gerçekten yaşanıp yaşanmadığı kanıtlanmaksızın Troya Savaşı, çağlar boyu kültürel çatışmanın bir simgesi olarak görüldü. Kaynaklara sahip Doğu, kaynaklara ulaşmaya çalışan Batı ve bu ikisi arasındaki hiç bitmeyen ezeli çatışma bugün bile hayatlarımızı etkilemekte.

Son zamanlarda insanı ve uygarlığı anlamak için hazırladığımız konu başlıklarının sonuncusu olan “Savaşlar”ın bize öğrettiği çok ders var ve bugünden geleceği anlamak için geçmişe bakmak yeterli. Geçmişimizde görünen geleceğimiz için çok umut...