Vicdan ve onur seçimi
SELÇUK CANDANSAYAR SELÇUK CANDANSAYAR

Haftaya yapılacak seçim, 7 Haziran seçimlerinin basit ve gereksiz bir tekrarı olmayacak. 2 Kasım sabahı, ne siyasetin aktörleri ne de toplum, hadi bakalım kesintiye uğrayan siyaset işlemeye kaldığı yerden devam etsin, demeyecekler.

Bir bakıma 2010 referandumuyla yürürlüğe sokulmaya çalışılan rejim ve ona karşı gelişen Gezi İsyanıyla başlayan çatışma süreci 1 Kasım seçimiyle bir kavşaktan daha geçmek üzere. Bu iki olay, bir biri içine girmiş çok sayıda dinamiğin sembolleri.

Seçim rejim çatışmasının parlamenter sistem ve serbest seçimler aracılığıyla çözülüp çözülemeyeceğini de göstermeye aday. Demem o ki Türkiye, kendi kaderini göreli de olsa demokratik sistem içinde kalarak mı yoksa açıkça ve dolaysızsa savaşarak mı çözeceğine de karar veriyor, olabilir. Burada ortaya çıkan birbiriyle çelişik gibi görünse de birbirini tamamlayan iki soru var. İlki, 7 Haziran seçiminin aslında parlamenter sistem içi bir çözümün artık mümkün olamayacağının işareti olup olmadığı. İkinci soru ise 8 Haziran’dan bu yana ortaya çıkan durumun, savaşı önlemenin en güçlü aracının seçim olduğunu kanıtlayıp kanıtlamadığı.

AKP, iktidarı demokratik yöntemlerle bırakmaya niyetinin olmadığını, dahası böyle bir seçeneği kendisinin ölümü olarak gördüğünü 7 Haziran’dan bu yana kanıtlamış durumda. Neredeyse ölmektense öldürmeyi göze almış denilebilir. Ya da ölümleri engellemeye niyetinin olmadığı. Bu anlayışın AKP içinde yekpare olarak benimsenmiş olmadığı açık ama AKP bu zihniyettekilerin elinde. Zaten hep ölüyorduk ama bu dönemde her zamankinden çok ve daha acımasızca öldürülüyoruz toplum olarak.

Oy kullanacak insanların büyük çoğunluğu 7 Haziran’dan farklı davranmayacağa benziyor. AKP’nin ne olduğunu, yapıp ettiklerinin neyi amaçladığını ve nereye varmak istediğini bile bile AKP’ ye oy verenlerin oylarını değiştireceklerini ummak ham hayal. Onlar AKP’yi iktidardan düştükten sonra tekmeleyecekler ama iktidarda olduğu sürece destekleyecek ve düşmesini önlemeye çalışacaklar. Çünkü tam da AKP her ne ise o olmasından besleniyor, hayat damarları bu düzene bağlı.

Mesele açıkça iktidardan düşmediği sürece AKP’ye her koşulda oy verecek olan bu kitlenin büyüklüğünün ne olduğu. AKP’lilere bakılırsa bu oran yüzde 25 gibi. Kendileri böyle hesaplamışlar. Bu durumda toplumun/ seçmenin yüzde 25’ inin AKP’nin kurduğu düzenden öyle ya da böyle, az ya da çok beslendiğini ve yağmadan nemalanmaktan son ana kadar vazgeçmeyeceğini düşünmek mümkün.
Öyle ise 1 Kasım seçimini, yüzde 25’i 7 Haziran’da yüzde 40 yapan ve AKP’ yi gerçekte olduğu değil de söylediği şey olarak gördüğü için ona oy veren yüzde 15 belirleyecek. İşte onlar ‘yalanı essah sananlar’.

Bu kitle, AKP rejiminden yararlanmak şöyle dursun AKP’ li yıllar boyunca aslında daha da kötü duruma düşmesine rağmen ona oy vermeye devam edenler. Bazıları AKP’yi dindar sandıklarından, bazıları AKP’nin herkesi zengin ettiğini kendi durumlarının AKP yüzünden değil kendi beceriksizlikleri, kötü kaderleri yüzünden olduğunu sandıklarından oy veriyorlar. Bazıları AKP’nin zulmünden sinmiş, zorbanın gözü dönmüşlüğünden ürkmüş halde, orada kalmak için savaş çıkaracağına orada kalsın diye düşündüğünden oy vermek zorunda hissediyor. Bazıları ise diğer siyasi partilerin AKP ile baş edebileceklerine inanmadıklarından bir tür teslimiyet içindeler.

7 Haziran sonrası AKP, yapıp ettikleriyle bu kitleye gerçekte ne olduğunu, neyi amaçladığını ve neyi göze alabileceğini kanıtladı. Demem o ki yalanı essah sananları aslında AKP uyandırdı ya da buna mecbur kaldı. Şimdi toplumun büyük çoğunluğu AKP’nin ne olduğunu açıkça biliyor.
Bu yüzden Türkiye bir anlamda vicdanını ve onurunu koruyup koruyamayacağına da karar verecek 1 Kasım’da.