Vize krizi ekonomiyi teğet mi geçti?
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
ABD’nin vize başvurularını askıya almasıyla dolar önce 3.80’e yükseldi, ardından 3.63’e düştü. Bu tablo Türkiye ekonomisinin güçlü olduğuna mı delalet ediyor?

Bilindiği gibi 8 Ekim’de ABD’nin vize başvurularını askıya almasıyla, erken açılan Asya piyasalarında dolar bir anda 3.80 TL’yi gördü. Derken, sorunun aşılmasıyla ilgili kayda değer bir gelişme kaydedilmemesine karşın, hafta sonuna doğru döviz piyasaları sakinleşti ve dolar haftayı 3.6350 TL’den kapadı. Geçmiş deneyimlerimiz, bu manzaranın pek de sıra dışı olmadığını gösteriyor.

En yakın örnek, 15 Temmuz “darbe girişimi” sonrasında finansal piyasalarda yaşananlar. Hatırlanırsa, cumaya rastlayan 15 Temmuz 2016’yı 2.89 TL’den kapatan dolar, 1 hafta sonrasında 3.07 TL’ye kadar yükselmiş; kur hiçbir şey olmamış gibi iki ay sonra, 26 Eylül’de 2.95 TL düzeyine gerilemişti. Buna karşın Trump’ın Beyaz Saray’a yerleşmesinin ardından 30 Ocak’ta dolarda 3.88 TL zirvesi yakalanmıştı.

Bu tablo Türkiye ekonomisinin güçlü olduğuna mı delalet ediyor? Bizce hayır. Kısa vadeli para girişleri, nam-ı diğer “sıcak para” yine kısa vadede kendi çıkarını zedeleyecek bir gelişme olmadığına kanaat getirirse, o ülkenin geleceğini olumsuz etkileyebilecek bir gelişmeyi dahi hiç kaale almayabilir.

Nitekim vize krizinde yaşanan da budur. Böyle bir ruh halinde, küresel finansal kriz sonrasında Citibank CEO’su Chuck Prince’in klasikleşen sözündeki gibi, “müzik çaldıkça dans devam eder”. Uluslararası piyasalarda Türkiye benzeri ülkelerin göreceli yüksek faizlerine, borsalarının yükselme potansiyeline rağbet sürdükçe, piyasa jargonuyla “risk iştahı” kesilmedikçe ılık rüzgârlar dinmez. Ne zaman ki, 2017 başında Trump’la birlikte para rüzgârlarının yönünün ABD’ye döneceğine dair bir algı oluşması gibi bir küresel çapta bir gelişme ortaya çıkar, o zaman çok daha şiddetli, kalıcı nitelikli sarsıntılar yaşanır.

Tüm dünyada varlık fiyatları şişkin
Geçen hafta The Economist dergisinin kapağında “Varlık fiyatları çok mu yüksek?” diye soruluyordu. Çünkü içerisinde bulunduğumuz konjonktürde neredeyse bütün dünyada borsa endeksleri rekorlar kırıyor; düşük faizlerin etkisiyle tahvil fiyatları zirvelerde geziniyor; Avusturalya, Kanada gibi ülkelerde emlak fiyatları arşa yükselirken, ABD konut piyasasında küresel finansal kriz öncesi düzey yakalanıyordu. Buna karşın oynaklık minimum düzeyde seyrediyordu.

Böyle iyimserlik dönemlerinde “güvenli liman” tabir edilen ABD hazine kâğıtlarıyla, diğer tahviller arasındaki “risk primi” daralır. Bugünlerde, “yükselen ülkeler” tabir edilen, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu grubun dolar cinsinden tahvillerinin, Amerikan hazine tahvillerinden sadece yüzde 3 fazla faizle müşteri bulduğu görülüyor. Haliyle yurtdışı borçlanma için çok elverişli bir ortam var ve kırılgan ekonomi kategorisine giren ülkelerin bile yerel para birimleri değerleniyor.

Başta 29 Bunalım’ı, 1982’deki Dünya Borç Krizi öncesi psikolojiyi, 90’daki durgunluğun ardından ABD’den başlayan finansal piyasalardaki yükselişi, 2000’de çakılana kadar NASDAQ Teknoloji hisselerine tavan yaptıran iyimser süreci, en son 2007 Küresel Finansal Kriz öncesi lay lay lom getiri sağlanan ortamını hatırlayanlar, bugünkü sükunetten endişe duymaktan kendilerini alamıyorlar.

Neredeyse hepsi Amerika’da faizlerin yükselme eğilimine girmesinin ardından patlak veren saydığımız tüm bu kavşak noktaları hatırlanırsa, Türkiye’de de şiddetle yankı bulduğu görülür. 70’lerin sonunda “70 cente muhtaç olunan” bir “temerrüt” sürecine girilmiş, 1994’te Tansu Çiller döneminde 5 Nisan kararlarıyla son bulan bir fırtına yaşanmış, 2001’de de AKP’yi iktidara taşıyan ekonominin yüzde 6 küçüldüğü en şiddetli ekonomik kriz patlak vermişti.

Ekonomide kırılganlıklar derinleşerek sürüyor
Türkiye ekonomisinin bugün içinde bulunduğu duruma yakından bakınca, ne kadar kırılgan, pamuk ipliğine bağlı bir manzara sergilediğini görmemek imkânsız. ABD’nin faiz artırım sürecinin hız kazanması, Çin bankacılık sisteminde bir arıza yaşanması benzeri, küresel ölçekte etkili bir durum bir anda bütün dengeleri bozabilir.

Sinyal veren döviz temelli ekonomik göstergeleri güncellersek:

•2017’nin 2. Çeyreği itibariyle Türkiye’nin dış borçları 432 milyar doları buldu. Bu rakam 2002’den beri ilk kez %50 sınırını aşarak GSYH’nin %51.8’ine ulaştı. O tarihte özel sektörün dış borcu sadece 43 milyar dolarken, bugün 302 milyar dolar.

•Önümüzdeki 1 yıl içerisinde 26 milyar doları kamuya, 145 milyar doları özel sektöre ait olmak üzere 171 milyar dolar dış borç ödemesi yapılması gerekiyor.

•Son 1 yıl içerisinde yurtiçinde yerleşik gerçek kişilerin döviz mevduatları 84 milyar dolardan 92 milyar dolara; tüzel kişilerin döviz mevduatları ise 52 milyar dolardan 61 milyar dolara yükseldi. Böylelikle ekonominin üzerinde saatli bomba gibi 153 milyar dolarlık bir döviz tehlikesi bulunuyor.

•Uluslararası piyasaların iyimser bir ruh haline girdiği Şubat 2017’den bu yana DİBS’ye 8.2 milyar dolar, hisse senetleri piyasasına 2.6 milyar dolar olmak üzere 10.8 milyar dolar portföy girişi oldu. Buna karşın Ocak-Ağustos dönemi cari açığı 28.8 milyar dolar olarak gerçekleşirken, bu açığın sadece 4.9 milyar doları doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıyla finanse edildi.


•Reel sektör firmalarının 320 milyar döviz borcu, 109 milyar dolar döviz varlığı, dolayısıyla döviz cinsinden 211 milyar dolar pozisyon açığı bulunuyor.

Özetle, kayıtlar ne zaman finansal kapitalizm “bu kez durum farklı” diye kendini avutacak bir gerekçe bulursa, çok geçmeden bir krizin patlak verdiğine işaret ediyor. Türkiye, yukarıdaki istatistiklerin ifade ettiği gibi kırılgan ülkelerin de en kırılganı olarak dikkat çekiyor. O nedenle, “gördünüz mü döviz ´vize krizi´ filan dinlemedi, eski düzeyine döndü” tarzı tesellilerin inandırıcı bir karşılığı bulunmuyor…