Xızır
HÜSEYİN AYGÜN HÜSEYİN AYGÜN

Fatma, eşi öldükten sonra Kameri Sadık ile evlenmiş, Hakk hariç hem kim yalnız kalmış, Pırrdo Sur’un tepesindeki Mazra’daki eve yerleşmiş. Kameri Sadık’ın evinin salonundaki duvarında bin çiçekli halı, üstünde Ali, halı üstünde iki çifte çapraz asılıymış. Kameri Sadık çok cesur, çok acımasızmış. Fatma’nın yoksul mutfağında murad diye kankırmızı elmalar, ta kırkların meclisinde meydana atılmış kuru üzümler vardı. Ben ve Hatice, o eski eve vardığımızda yıl seksen iki, mevsim kıştı, evde Fatma-Kameri Sadık evliliğinin meyvası, bizden büyük Sakina, bir de o gün Erzincan’a gitmiş Fehmi vardı. O gün, gece ansızın bastırdı, dağda kurtlar hep bir ağızdan uuu, kapı önünde cesur köpek havhav dedi, Hatice ağladı, ben korktum, Kameri Sadık sessizce duvardaki çifteye uzandı. Tahta kapının altında, kurtların, köpeğin, kurbağanın, dağdan gelen ve tüm sesleri bastıran rüzgârın sesi duyuluyordu. Fatma karanlıkta bize şefkâtle, korkmayın korkmayın dedi, ağır ellerini tahta kapıya çevirdi, birkaç defa, Pısımlay Pısımlay, Ya Xızırê Sate Tenge*, ocağımızı karartma, bu karda-kışta kimsenin gözünü yol-yolakta bırakma, dedi. Xızır’ın adı, kulaklarımıza, ev içine, dağa ulaşınca, önce Hatice, sonra kurtlar, sonra kapıdaki köpek, sonra kurbağalar, sonra öfkeli rüzgar, sustu. Hatice, ben, Sakina hep beraber güldük. O an kapı birden güm-güm dövüldü, başında kar, bıyığında buz, ayağında lekanlar, Erzincan’dan Fehmi, çıkıp geldi. Fatma, annemin masum annesi, Xızır dara düşenlerin sahibiydi.

Derler ki melekler, dara her düşenin Tanrı’yı değil Xızır’ı çağırmasından aşırı rahatsız olmuş, bazı insanların haşa Tanrı’dan bile kuvvetli gördüğü bu kişiyi Tanrı’ya şikâyete karar vermiş. Tanrı öfkelenmiş, Cebrail’i göndermiş, Xızır’ı getirtmiş, duyduklarım doğru mu demiş, Xızır doğrulamış ve o anda eliyle ani bir hareket yapmış. Tanrı ne yaptığını sormuş, Xızır, fırtınaya tutulan ve batmakta olan bir gemi benden yardım istedi, kurtardım demiş. Tanrı bakmış ki, bir gemi çarşaf dalgalar içinde güvenle gidiyor, meleklerine dönmüş, Xızır serbesttir, istediğini yapabilir, demiş. Xızır, o gün bugün ölümsüz olmuş.

İşte bu Xızır adına, o dağlardaki üşümüş yapayalnız komlarda, unutulmuş mezralarda, gaz lambasıyla aydınlanan evlerin duvarları kilimli odalarında her kış, dört hafta boyunca bir oruç tutulurmuş. Ocak ayının sonunda başlayan bu oruç şubat sonunda bitermiş. Her aşiret ayrı bir haftada bu orucu tutarmış, çünkü Xızır hepsine ayrı tarihlerde misafir olmuş. Xızır orucu gün batınca değil, kararınca bozulurmuş. Xızır karda, fırtınada, karanlıkta darda kalanları kurtarmaya uğraşırmış. Bu yüzden onun gelmesi, sofrada hazır bulunması, orucun öylece açılması gerekirmiş.

Xızır her yerde, her dondaymış. Bizim o dağlarda en çok delilerdeydi. Adına Sey Uşên derler, saç-sakal birbirine girmiş divane bir adam vardı. Aşk yüzünden aklını kaçırdığı, deli divane olduğu söylenirdi. Bu kısa boylu, ocakzade fakir adam tek bir gün dilenmedi, tek bir defa karda üşümedi, bir tek gün yaz sıcağında çatlamadı. Dağları, yolları, vadileri gezdi, yapayalnızdı. Ona eşlik eden sadece kendi kendine söylediği Zazaca deyişlerdi. Halk ona Xızır dedi, duasını istedi, elini öptü, para verdi, o tek bir lira almadı. Kıyamadı bu adama halk, dili varmadı hiç kimsenin, ona Kureyş’in Budelâsı adını verdi. Medeti, şifayı, kerameti ondan bekledi. Ölünce de heykelini dikti.

Xızır, hep fakirlerin yakarmasında, emanetinde, duasında varmış. Fakirlerin Xızır’ı da hep fakirmiş. Deliler, çocuklar, hastalar, yaşlılar, kimliği bilinmeyen yolcular, hep bir umudun adıymış. Bu kişiler diledikleri vakit, kendilerine bedel yaratabilirler, diledikleri yerde görünürlermiş. Bir vakitte, yedi, on, yahut kırk yerde birden görünürmüş. Bedel yaratan, beşeri huylarını Tanrıya tebdil eden bu kişilere, işte bu yüzden Ebdal veya Budelâ denmiş. Rum Abdallarından Kalenderi Abdallarına işte hep bunlarmış. Bizim, Xızır bilinen Budelâ Sey Uşên işte bu Abdallar geleneğindenmiş.

Tarih boyunca bu topraklar, hep bir kurtarıcı beklemiş. Pir Sultan, Erdebil’in Güzel Şah’ının gelmesini, Urum’a yürümesini, Osmanlı’nın tazyik siyasetine son vermesini, İstanbul tahtına geçmesini, yeryüzünü kızıl taçların bürümesini bekliyor, Teber çekip şu mağaradan dışarı, Çıkalım bakalım nic’olsa olsun, demiş. Kalender Çelebi’den Celâl’e, herkes Mehdi’yi beklermiş. Kimilerine göre Mehdi, On İkinci İmammış, o bir gün muhakkak zuhur edecek, o zaman yeryüzünde bir din kalacak, harp kalkacak, bir dil kabul edilecek, adalet yayılacak, herkes bir olacak, zulüm son bulacakmış.

Bu güzel, bu kanlı, bu zulüm, bu iyilik, bu kötülük dolu topraklar, yüceden yüce dağlar, ıssız vadiler, uğuldayan ağaçlar, sesi bastırılmış şehirler, boş meydanlar, hocaları alınmış üniversiteler, koğuşları tıkabasa dolu hapishaneler, Xızır’a yine bir oruç tutulan bu haftalarda bir son hesaplaşmaya hazırlanıyor, yine bir kurtarıcı bekliyor. Oysa ne Xızır, ne Mehdi, ne beklenen o on ikinci imam gelecek batından, canlı ve kanlı sıradan insanlar, öğrenciler, işten atılmış hocalar, tertemiz gençler, emeğiyle yaşayanlar, tıpkı dört yıl evvelin Haziranı’ndaki gibi bir kere daha elbirliği edecek, fırtınaya tutulan gemiyi tutup çıkaracak karanlık sulardan, hep birlikte kuracaklar bir aydınlık ülkeyi.
Darda Olanların Hızırı*