alpertasbeyoglu

Ya…

“Her toplumda sanatçının bir sorumluluğu vardır…” diyor Luis Bunuel, “ … etkisi hiç kuşkusuz sınırlıdır, ressamlar ya da yazarlar dünyayı değiştiremezler. Ama bir uzlaşmazlık payını canlı tutabilirler. Onlar var oldukça, güçlüler kendi davranışlarının herkesçe onaylandığını asla ileri süremezler. Bu küçük ayrım çok önemlidir.”

Ama, aslında bundan da ötesi…İnsan kendini ritüelle gerçekleştirmez mi. Ve bilimle ve sanatla… Ama kendini gerçekleştirmenin bu serüveni, yine insanın gerçeklik ile ve ütopya ile arasında var olan o derin yarılmanın tarihselliğinde saklı değil mi.

Ütopya ‘bütün insanların keman çalmasıdır’, dünyanın bir büyük senfoniye dönüşmesi… kendi seslerine sahip olması. Sonsuz ve farklı tınıların, duyguların, renklerin sınırsız birliği…

Yani bütün insanların günün kısacık bir bölümünde refahın üretilmesinde söz ve emek sahibi oldukları, geri kalan geniş ve özgür zamanı, kendilerini çoğaltmanın uçsuz bucaksız alanlarında, ‘bilimi’ ve ‘sanatı’ hayatın yeni ‘ritüeli’ olarak yaşadıkları bir yeryüzü… hayali.

*

İşte, “tüm sanat, insanoğlunun yazgısına karşı bir başkaldırıdır” diyor André Malraux…

Başkaldırıdır çünkü, yaşananı kavramanın ve hayaller kurmanın imkanlarını, merakını zorlar.

Ondandır sanat (ve bilim için de bu söylenebilir, ritüel için de…) mülkiyet ve iktidarla gerilimli bir ilişkinin konusudur da.

Hele sinemanın, sermayenin ve sistemin doğrudan hegemonyası altında bir sanat olarak varolma sorunsalı…

Genel olarak görsel medya, ama özellikle sinema yalan hayatların ve yalan tarihin illizyonu olmadı mı…

Türkiye gibi, bağımsız sanat ve sinema kurumlarının yapılanamadığı bir ülkede ise, bu durumun birilerinin iki dudağı arasında biçimlendiği de görülüyor.

Özellikle sinemanın, vergi muafiyetinden sinema bankasına, standartlardan kurumsallaşmaya kadar ve daha çok konuda desteklenmesi, endüstrileşmesi, bağımsızlaşması gerekirken…

*

Bir on yıldır platformlar, tartışmalar, talepler, yasal düzenlemelerle gözle görülür bir değişim geçiren, önemli ürünler ortaya koyan, başarılar kazanmaya başlayan sinemanın belgesel sinemanın mevzileri geri alınmaya çalışılıyor.

Belgesel sinema-ya gelince, sinemanın bütününden farklı özellikleri var bu alanın. Varoluşunu gerçeklikle kurduğu ilişki üzerine inşa eden ve onun estetiğini arayan bir sanat formu olarak, zor koşullarda öyküler anlatmayı sürdürecek…

Çünkü bu da onun etik tercihi ya da tabiatı.

Altını çizmekte fayda var…

Birincisi, ‘ticari başarısı olan aile ve tarihi filmler’ bir sanat eserini tarif etmiyor.

İkincisi, gazeteler ve görsel medyadan sonra yukardan gelen sözler ‘sinema’ üzerine tehlikeli bir tahakkümün habercisi…

Üçüncüsü, sıranın diğer sanat alanlarına geleceğinin de işareti.

Dördüncüsü, hafızasız, hazsız, sorusuz ve çözümsüz, suskun bir hayatın hevesi. Bir kabus gibi,

Woody Allen’in diyor ki, “ya aslında hiçbir şey yoksa ve hepimiz ‘birinin’ rüyasındaysak. Daha da kötüsü, ya bir tek şu (konuşan adam) varsa.

BİZİ TAKİP EDİN

359,909BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,086,766TakipçiTakip Et
7,819AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL