Yağmur karanlığı
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Sabahleyin sevgilimle birlikte vapura binmek için Kadıköy İskelesi’ne gitmiştik. Serindi hava, üşümeye yakındı her şey, üşüdük üşüyecektik. İskelenin önüne gelmiştik ki, bir sokak kedisinin köpekler tarafından kuşatıldığını gördük. Üç sokak köpeği, her an hamle yapacakmış gibi kediye bakıyor, iskelenin önünden geçenler de kediye kaçması için fırsat vermeye çalışarak köpekleri kovalıyorlardı. Ama kaçmıyordu sokak kedisi. Umurunda değildi ne insanlar, ne de köpekler. Sonunda insanlar köpeklerle uğraşmaktan vazgeçip gittiler. Ama biz sokak kedisinin başına bir şey gelecek endişesiyle yanından ayrılamıyorduk bir türlü. O kararlı ve vakur duruşundan etkilenmemiş olsak, onu kucağımıza alıp köpeklerden uzaklaştırabilirdik. Köpeklerden birisi, tüm engelleyici çabalarımıza rağmen kediye yaklaşmıştı ki, o sokak kedisi birden Matrix filmindeki Neon gibi havada uçup köpeğe doğru öyle bir hamle yaptı ki, zavallı köpek kendisini metrelerce uzağa atmak zorunda kaldı. Sokak kedisi, köpeği uzaklaştırmasına rağmen yine de kaçmayı reddetti. Sonunda, köpeği de düşünerek sokak kedisini uzaklaştırsak da, o, alanını terk etmemek için direnmekten vazgeçmemişti.

Bütün gün, o sokak kedisini düşünüp durdum. Kaçmaktan bıktığı için mi köpeklere kafa tutuyordu? Yoksa etrafını saran köpeklerin gücünün kendisine yetmeyeceğinden emin olduğu için mi umursamazdı bu kadar? Sokak kedisi aslında kavga etmek istemiyordu. Kimseyi rahatsız ettiği de yoktu. Sırf bir insanın, başka bir ırktan, milletten olduğu için cezalandırılmaktan bıkmış olması gibi, o da sırf kedi olduğu için, köpekler tarafından kovalanmaktan bıkmış olmalıydı. Bazen ben de kendimi o kedi gibi hissediyorum, savaş kışkırtıcılarının nutuklarını gazetelerden okurken. Nasıl da yalan söylüyorlar politikacılar ve savaş kışkırtıcısı gazeteciler. Pessoa haklıydı belki de, “kamuoyu hakikati değil, en fazla hoşuna gidecek yalanı ister” derken.

Kırmızı Kedi Yayınevi’nden Işık Ergüden çevirisiyle çıkan “Pessoa Pessoa’yı Anlatıyor” adlı kitabında Pessoa, “Toplumlar fikir ajitatörlerince değil, duygu ajitatörlerince yönlendiriliyorlar” diyordu. Pessoa’ya göre “hakikat”, özellikle toplumsal alanda her zaman karmaşıktır ve toplum, karmaşık fikirlerden hoşlanmaz. Topluma ancak basit fikirler, muğlak genellemeler, hakikatlerden yola çıkılsa bile yalanlar verilebilir. Etrafımız, Pessoa’nın bahsettiği duygu ajitatörlerince kuşatılmış durumda, o sokak kedisinin köpeklerle kuşatılmış olması gibi.

Ama savaş karşıtı olmak için, karmaşık fikirlerden haberdar olmak gerekmiyor diyebilirsiniz. Savaşların verdiği zararları görmek için, insanlık tarihine şöyle bir bakmak yeterliyken, toplum nasıl olur da savaş yanlısı bir tutum içinde olabilir? Aslında bana öyle geliyor ki, toplum, savaşlarla ilgilenmiyor. Hiç ilgilenmedi. İnsanlar, savaşı, siyaseti, ekonomiyi ve daha pek çok şeyi kendilerinin dışındaki meselelermiş gibi görme eğilimindeler genellikle. Belki Pessoa’nın dediği gibi, tüm bu meseleleler onlara fazlasıyla karmaşık geliyor ya da toplumda rollerin seçkin bir azınlığa ait olduğuna inanmış durumdalar. Bir de insanların uyumlu olma, uyum göstererek hayatta kalma çabası var ki, gücü elinde tutan baştan haklı bir konuma sahip oluyor. Başbakan, kürsüye çıkıp savaş karşıtı sözler etseydi, acaba kendisine oy veren taban da savaş karşıtı olur muydu? Muhtemelen olurdu. Gündelik hayatı yoksullaştıran yasaklar, baskılar, parçalanmış kimlikler nihayetinde insanın öznelliğini yitirmesiyle sonuçlanıyor. Muhafazakârlaşmanın ödülü -özellikle günümüzde- insan için ağır bir yük haline gelen kendi varoluşsal sorumluluğundan kurtulmaktan başka nedir ki? Raoul Vaneigem’in dediği gibi, faşizmin iğrençliği bile bir yaşama isteminden kaynaklanır. “Gençler İçin Hayat Bilgisi” adlı kitabında Vaneigem, “Yaşama istemi güç istemine, güç istemi itaate, edilgen itaat ise ölüm isteğine dönüşür” diyor. Bu bakışa göre, Başbakan’ın ya da seslendiği kitlenin başka türlü davranması düşünülemez. Herkes kendi rolünü oynuyor.

Pessoa’nın, kamuoyunun organik olarak taraflı olduğu iddiası, Vaneigem’in tespitiyle örtüşüyor bir bakıma. Ve bu taraflılığa, toplumsal olarak yaşanan derin bir umutsuzluğun etkide bulunduğunu görmek, o sokak kedisinin ruh hâlini daha iyi anlamama neden oluyor. Pessoa diyor ya, “Bir umudun kırılmasından daha büyük bir umutsuzluğu hiçbir şey yaratamaz…” İnsanların umutları öylesine kırıldı ki, umursamayarak mutlu olmayı tercih edenler çoğaldı günümüzde.

Şöyle diyor Pessoa: “Yazıyorum ve önümde yağmur karanlığı bir manzara var. (…) Ötemde, binlerce soruna yapışıp kalmış insan kitlesi kaynaşıyor: Düğümleri kılıçla kesip atıyorlar, knserve kutularını kapalı bırakarak açıyor ve açtık diyorlar, ya da masa örtüsünde açılan deliğin üzerine hemen pis bir bez örtüyorlar.”

O sokak kedisini düşünüyorum, etrafımızı saran savaş manzaralarına bakarak…