Yağmur ve ölüm
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Şiddetli bir yağmurla uyanıp sokağa baktığımda, apartmanın önünde küçük bir nehrin aktığını gördüm, ardından yağmurun altında su basan evlere giden itfaiye araçlarını… Eskiden de yağardı yağmur böyle ve akla hemen felaket gelmezdi, ipte unutulan çamaşırlar ıslanır, böylesi bir yağmura hazırlıksız yakalananların sevinçle karışık haykırışları duyulurdu. Ağaçlar kesilip plansız bir şekilde yapılaşmaya gidildiği için… Ah, hep aynı şeyleri evirip çevirip düşünmekten, söylemekten yoruluyor insan. Reich demiş, kitleler aldatılmaz, faşizmi arzular, asıl mesele de budur. Selden faşizme… Yağmur yağarken herkes biliyor evleri, işyerlerini suların basacağını. Biliyor ve bu bir yük, görmezden gelmeleri bu yükü daha da ağırlaştırıyor.

Günümüz insanı üzerinde ne çok yük var, özellikle hiçbir şey yapmadıklarında yoruluyor olmaları, bu yükün nedenlerini gösteriyor. Bütün bunlar psikolojik olduğu kadar siyasi. Psişik yorgunluğun toplumsal yorgunlukla bir ilişkisi var. Bu kadar olaydan sonra yorulmamak doğal olmazdı zaten.

Holland’ın ‘Anti-Oedipus’ ile ilgili kitabında vardı, Freud ve Nietzsche’ye göre, modern toplum nevrotik ve hasta. Bu hastalığın kaynağında da ölümle yüzleşme yetersizliği var. Javier Marias ‘Yarınki Yüzün’ üçüncü cildinde, ölümle yüzleşen Tupra’nın şu sözlerine yer verir: “İster bir misyonda olsun, ister savaşta, bir uçak filosunda, bombardıman sırasında, siperlerin olduğu zamanlarda siperlerde, bir sokak saldırısında, dükkân soygununda, turistlerin rehin alınışında, depremde, patlamada, suikastta, yangında, hangi durumda olursa olsun, insan istemeyerek de olsa daima yanındakinin ölmesini tercih eder: yoldaşının, kardeşinin, babasının, hatta çocuk yaşta bile olsa çocuğunun. Sevgilinin bile, evet, insan kendisinden önce sevgilisinin ölmesini tercih eder.”

Romanda Tupra’nın sözlerini ilk okuduğum zaman, şimdi bu yazıyı okuyan çoğu kişi gibi, “Ben tercih etmem, hatta tam tersi” diyerek tepki göstermiştim. Bu benim ölümle gerçek anlamda yüzleşmemiş olmamdan mı kaynaklı diye düşünmüştüm sonra. Öyleyse, bu şekilde ölümle yüzleşmek iyi bir şey değildi? Ya da tam tersi, Tupra mı ölümle yüzleşmekten kaçınıyordu?

2014 yapımı Ruben Östlund’un ‘Turist’ filminde vardı; ailece bir kayak merkezinde öğle yemeği yiyen Tomas, turistleri eğlendirmek için düzenlenen bir çığ gösterisini ciddiye alıp, gözlüğünü ve cep telefonunu kaparak kaçıyordu, eşi ve çocuklarını umursamadan. Kaçışı izlerken Tomas’la birlikte derin bir utanç yaşadığımı hatırlıyorum ama saçma gelmemişti, peki ya utanç?

Nietzsche, yalnızca ölümü olumlayanlar yaşamı gerçekten olumlayabilir diye yazmıştı, bastırmanın, yok saymanın toplumsal araçlarına ve işlevine işaret ederek. Holland, ölümün bastırılmasının “insanları geçmişte yok olmalarına izin vermedikleri bütün olası çocukluk projelerine takıntılı bırakır, böylece onları şimdide yaşayamaz kılar ve geleceğe -huzursuz tarihsel gelişime ve sonuç olarak kapitalizmin ürettiği tüketimcilik ve toknolojizmin yararsız ilerlemesine- doğru saplantılı bir yönelime itici kuvvet verir” diye yazmıştı. Şimdide yaşayamamak, takıntı çocukluk projeleri, tüketimcilik ve teknolojizm… Hepsi birbiriyle uyumlu ve bu çağın anlam krizini besleyen şeyler ama asıl mühimi bana hayal kırıklığı gibi geliyor, çocukluk projelerine takıntılı olmanın beklentilerle ilgisi var ve ölümle yüzleşememenin yaşamaktan korkmayla… Hayatı bir rüyadaymış gibi yaşamayı istemenin nedeni de belki budur.

Yağmur, şiddetini azalttı; bir dahaki sel baskınına kadar hızla unutulacak kötü bir rüya gibi şimdi…