Yalan Dünya
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Gazeteleri açıp her okuyuşumdan sonra “aslında hiçbir şey olmuyor” diye serzenişte bulunuyormuşum bu aralar. Bunu üç kulaklı bir kedi olan dostum İvam söyledi. Üçüncü kulağıyla düşüncülerimi takip etme gibi bir alışkanlığı var. Bu sayede kendime sesli olarak itiraf edemediğim pek çok düşünceyle hesaplaşmak zorunda kalıyorum.

İvam’ın dediğine göre, çok kritik zamanlardan geçiyoruz ve eleştirel düşünce bu kritik zamanları değerlendirme konusunda çok maharetli değil. Haklı geldi bana bu tespiti. Çünkü sosyal medya gibi şeylerle birlikte “değişen özne” henüz yeterince anlaşılabilmiş değil.

Foucault, Deleuze gibi filozoflar sosyal medyanın geldiği boyutu göremeseler de tahmin ettikleri çok şey olmuştu, ama bu kadarını bekliyorlar mıydı, emin değilim. “Cogito” dergisinin Michel Foucault özel sayısında Mark Poster’ın “Foucault, Deleuze ve Yeni Medya” adlı bir makalesi yer alıyor. Diyor ki Poster: “1960’lardan bu yana, büyük eleştirel teorisyenlerin çoğu ‘medya’yı sorunsallaştırmamış ya da ona dair derinlikli bir tartışma sunmamıştır.” Oysa ki, “kültürün yapıtaşları olan metinlerin, imgelerin ve seslerin üretimi, yeniden üretimi, depolanması ve dağıtılmasında gerekli olan enformasyon makinelerinin kullanımında bir koyulaşma ve artan bir bir karmaşıklık söz konusudur” diyor Poster. İlk zamanlarda -belki belli çevrelerde hâlâ- internetin ve teknolojinin toplumsal yaşamdaki yeri ve etkisi küçümsenirdi. Ama şimdi küçümsemeye devam edenler bile sosyal medya içinde bir biçimde yer alıyor, ya da yer almak zorunda kalıyorlar. Süreyyya Evren’in “Milliyet Sanat”ın Haziran sayısında “Sen Benim Facebook’ta Kim Olduğumu Biliyor Musun” adlı bir yazısı yayımlanmıştı. Süreyyya Evren, 90’larda internette insanlar anonim olarak dolaşır, takma isimler kullanarak birbirleriyle iletişime geçerken, bu durumun 2000’lerde değiştiğini ve gerçek isimleri ve kimlikleriyle birlikte özel hayatlarına dair fotoğraflarını internette paylaştıkları tespitini yapıyor; ilk başlarda bu değişimin çılgın bir teşhircilik dalgası olarak yorumlandığından, hatta mahremiyetin çöküşü olarak nitelendirildiğinden bahsediyordu yazısında. Ama durum, mahremiyetin çöküşü diyerek kolayca işin içinden çıkılacak bir mesele değil. Herkesin kendi personasını inşa ettiği sosyal medyada da aslında bir tür mahremiyet var. Başka kullanıcılar kolaylıkla engellenebiliyor, daha doğrusu kişinin ev gibi gördüğü sosyal medyadaki sayfasından kovulabiliyor neticede.

Süreyyya Evren’in, “iktidarların denetleme stratejileri”ne karşı iki farklı önerisi var: Çekilmek ya da içerik sağlamak. İçerik sağlanacaksa, bunu Deleuze ve Guattari’nin şizoanalizine uygun bir biçimde “e-şizofreni”ye dönüşerek yapılmasından yana. Denetleme toplumundan özgürleşmenin başka bir yolu yok çünkü.

Kritik zamanlardan geçiyor olmamıza, içimizde ve dışımızda çok şey olduğu halde, hiçbir şey olmuyormuş gibi hissetmemize neden olan şey, Hardt’ın dediği gibi medyanın, hapishane, cezaevi gibi kapatılma mekânlarının yerini almış olmasıyla ilgili olabilir mi? Ve bu kapatılmayı, “gönüllü kölelik” haline getirmesiyle… Michael Löwy, Kafka’yla ilgili yazdığı “Boyun Eğmeyen Hayalperest” adlı kitabında, Kafka’nın şu sözlerine yer vermişti: “Bir yalan dünyasında yalan kendi zıddıyla bile ortadan kaldırılamaz, onu ancak bir hakikat dünyası yok edebilir.” Löwy, Kafka’nın  bu sözünü yorumlayarak kastettiği şeyin altını çizmişti: “Mevcut dünyanın ortadan kaldırılması ve yerine yeni bir dünyanın konulması…”

Aslında çok şey olduğu halde, herkesin hiçbir şey olmuyormuş gibi hissedip olan biteni izlemesi, Kafka’nın tabiriyle herkesin yalan bir dünyada yaşadığını göstermiyor mu? Şemdinli’de günlerdir süren savaşı ve o savaşın nelere gebe olduğunu yeterince göremeyişimizden belli değil mi, yalan bir dünyada yaşadığımız. Artık kimse yoksulluktan, işsizlikten de bahsetmiyor. Bu dünyada olsak da, bu dünyada değilmişiz gibi…

“Yalan dünya”, neo-liberal çözümler önerdi, öneriyor hep. Poster, Cogito’daki makalesinde aynen şöyle uyarıyor hakikatin peşindeki entelektüelleri: “Şimdilerde neo-liberalizm kendini olumlayıcı bir şekilde bir çözüm olarak sunmaktadır, ama bunun bir düzmece olduğu, ulusötesi kapitalizmin ve siyasi iktidarın merkezlerindeki seçkinlerin alaycı bir şekilde gülümsemesini sağlayan dalkavukça resmedilmiş bir dünya tablosu olduğu açıktır. Aklı başında hiçbir entelektüel bu görüşle ittifaka giremez.”

Poster, makalesinde Deleuze’ün “bilgisayarlaştırılmış denetim toplumu”nun bireyi nasıl çoğaltıp bölünebilen bir şeye dönüştürdüğüne dair görüşüne de yer veriyor ki, seyyar işgücü talep eden iş piyasaları ya da kitleyi çözerek “kişileştirilmiş” tüketicilere dönüştüren reklam yöntemlerine de dikkat çekerek, “yalan dünya”nın temel dinamiklerini gösteriyor.

Karacaoğlan’ın dediği gibi: “Yürü bre yalan dünya!”