Yalanın estetiği
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

Patlıcanın bile tatlısı olduktan sonra, her şeyin her şeyi olabilir. Ama yalanın estetiği bu giriş cümlesinden güç almaz. Çünkü yalanın patlıcan tatlısından çok çok eski bir tarihi vardır. Yalanın estetik biçim kazanmış hali sanattır. Yontucu, taşı, mermeri yontar. Ortaya çıkan biçime “melek” der biz de inanırız, o taşı melek olarak kabul ederiz. Yaşanmamış öyküler anlatır yazar, biz de bunların yaşanmamışlığına bile bile inanırız.

Niye? Çünkü kişi, yani sanatçı çok iyi yalan söylemiştir. Anlatılandan hoşlanmışızdır. Sonuçta yalandır bunlar. Yalan, sanat dışında beş para etmez. Ne denli estetik olursa olsun, ne denli derin anlatımlar, çözümler içerirse içersin. Yalanın sanattaki sahtekârlığına bazen sanatçılar bizzat ve bile isteye dikkat çekerler. Örneğin sinema dâhisi Luis Bunuel “Bir Endülüs Köpeği” filminde, kadının gözünü ustura ile keserek başlatır ilk sahneyi. Yakın planda bir göz ve gözü kesen keski. Akıllı insanlar bu sahne üzerine sayısız yazı yazmıştır. Optik olan müdahale, görmeye müdahale ve görmenin sanatçının elinde biçim değiştirmesi falan. 1929 yılında Salvador Dali ile birlikte çekilen bu ilk deneysel film, aynı zamanda gerçeküstücü bir filmdir.

Bilinir ki, o sahnede kullanılan göz, bir ölü eşek gözüdür. Ne kadar derine insek bu örnekte o kadar farklı çeşitlemeler ulaşır, tek bir çözümleme cümlesine ulaşamayız. Sanatçı yalanı iyi kıvırmıştır yani. Çözümleme için derin cümleler yerine o sahneyi Bunuel’in ağzından şöyle yorumlamalı: Gözünü aç, eşek olma. Yoksa senin gözünü oyup, tüm sahtelikleri gerçek diye o göze doldururlar!

Bu eşeklik örneği her zaman revaçta. Hep bizi eşek yerine koyuyorlar sanat dışındaki yalanlarla. Neymiş, 12 Eylül’de yüzde 92 oy vermek, cuntanın bir an öce defolup gitmesi için halkın bilinçli bir seçimi imiş! Hadi ordan! Bunu bilinçaltı bir tepki olarak açıklasalar belki biraz inandırıcı olabilir. Ama, böylesi “yüksek” nitelikli ve topyekun bir kurnazlığı sosyo-politik çözümü diye sunulduğunda, yalanın estetiği filan işlemez. Palavradır bunun adı. Çünkü yalan, sadece sanatta estetize edilmeye uygun bir anlam kategorisidir. Bir toplumsal değer ve davranış biçimi olarak yalan kabul görmez. Ne kadar süslü cümlelere sokulsa yine de temizlenmez. Sanat dışındaki alanlarda, özellikle sosyal bilimlerde yalan sahtekârlıktır. Fen bilimleri yalanı zaten kaldırmaz. Sosyal bilimlerin sözel anlatım araçlarını kullanması, yalanın da bu sözele içinde yer almasını sağlamaz.

12 Eylül sürecinde halk öylesine korkutuldu ve sindirildi ki, bile isteye zalimin zulmüne boyun eğdi. Olumlu oy verdi. Hâlâ onların “sulbünden” gelenlere oy vermeye devam ediyor! Çünkü farklı korku yalanları üretiliyor. Romantik açıklamalar bu korkuyu örtemez. Aslında bu tür savunmalar bir tür oto-savunma. Çünkü az sayıdaki devrimci, şehirlerde ve dağlarda cuntaya “hayır” diyordu. Ölümler verilen bir mücadele içinde. Bu mücadeleyi o zaman ve şimdiki zamanda es geçen anaakım insanları sosyal “bilimsel” güzellemeler uyduruyor.

Luis Bunuel 1929’da filmin ilk gösterimini cebinde taşlarla izlemiş. Çünkü daha önce başka bir gerçeküstücü örnek salonda yuhalanmış. Filmi yuhalamaları halinde taşlamayı planlamış. Ama alkışlanınca, taşları yavaşça bırakmış.

Yalan estetiğinin bize biçtiği ölü eşek gözleri için cebimizden taşları eksik etmemeli.

Haftaya dize; “Bir oluşa akmakta su” (Ahmet Ada, Taşın Sesi, Şiirden Y.)