Yalanın hızı mı, gerçeğin ağırlığı mı?
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Türkçe çevirisi yenice çıkan ve Borges’in 80’li yaşlarda yaptığı sohbetlerden parçaların aktarıldığı Borges Sekseninde* kitabındaki bir diyalogta Borges şöyle diyor: “Ömrümde gazete okuduğumu sanmıyorum. Geçmişi bilebiliriz ama bugün bizden gizlenmiştir. Bugün, tarihçiler ya da kendilerine tarihçi diyecek romanlar tarafından bilinecek.” Borges’in 1986 yılında ve 87 yaşında ölmüştü. Yani bu laf, henüz internetin olmadığı, günlük gazetelerin hüküm sürdüğü bir çağda edilmişti. Bu önermeyi okuduktan sonra dedim ki, Borges iyi ki haberin anlık olarak ulaştığı ve saniyelerle tüketildiği günümüzün dünyasına ulaşmamış. Zira bu anlık bombardımanda manzaranın tamamını görmek iyice zorlaştı. Gerçeği Borges’in betimlediği anlamda gizlemeyi bırak, alenen çarpıtan yalanlar da işin başka bir boyutu. Bu bombardımanın içinde birileri, trafiğin hızına güvenerek pervasızca yalanlar üzerinde “gazetecilik” yaptığını ya da “algı oluşturduğunu” sanıyor. Ancak unuttukları bir şeyler var. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nun konusu da bu.

Tarih de hızlı yazılıyor

Evet yalan haber bombardımanıyla istenilen anlık “algı” oluşturuluyor ama artık tarih de hızla yazılıyor ve bazı gerçeklere geçmiştekine nazaran daha hızlı ulaşılıyor. Daha 4-5 yıl öncesinin askeri vesayetle mücadele, darbelerle mücadele algısını hatırlayın. O günlerde gazete okuyan ortalama bir okurun bu perdenin arkasındaki niyeti anlaması mümkün değildi. Ancak bugünden bakıldığında nasıl kumpaslar kurulduğu, gazetecilik adı altında nasıl kötülükler yapıldığı görüldü. “Gazetecilikten tutuklanmadılar” manşetleriyle hedefe koyulan insanların pekâlâ gazetecilik yüzünden tutuklandığı ortaya çıktı. Kimileri bu yalanları bilinçli olarak yaydı, kimileri “kullanışlı aptal” adı altında alet oldu. Üzerinden az bir zaman geçtikten sonraysa manzaranın bir kısmı ortaya serildi. Birileri fena halde mahcup oldu, birileriyse mahcup olmaktan daha büyük bedeller ödedi. Rüzgar arkadayken yalanlar da güzel gidiyordu ama gerçeklerin dönüşü ağır oldu.

Eskiden “Yalan haber”den iktidar şikâyet ederdi

Türkiye, Borges’in son yıllarını yaşadığı 80’lerde yine bugünlerdeki gibi “yalan haber” meselesini tartışıyordu ama tam tersinden. Çünkü, henüz medyaya tam olarak hakim olamamış bir Başbakan, Turgut Özal görevdeydi. Basının kendisini yıpratmak için alenen “yalan haberler” yaptığını iddia ederek “Yalan Haber Yasası” diye bir şey ortaya atmıştı. Bu yasa tasarısına göre “yalan haber” yapanlar cezalandırılacaktı. Başta kulağa hoş geliyor ama bunun gazetecilik pratiği açısından iki sakıncası vardı. Birincisi; gazeteciler bu durumda haberlerinin doğruluğunu ispat için bazen gizli kalması gereken haber kaynaklarını açıklamak zorunda kalacaktı. Bu gazetecilerin haber kaynaklarını kaybetmesi demekti. İkincisiyse; 12 Eylül’den yenice çıkmış ülkenin hukuk mekanizması içinde “doğruya yalana kim nasıl karar verecekti? O günlerde gazete patronları - henüz iktidarla göbek bağları bu kadar güçlü değildi- bir araya gelerek bu yasaya karşı çıkmış ve Özal da geri adım atmak zorunda kalmıştı. İktidarlarla kora kor mücadele vardı. Özal baktı olmayacak yurtdışından gazete patronu ithal etti. Asil Nadir’in medyaya girişi, maaşlara varana dek bütün medya dengelerini alt üst etti, gazetecilik geleneğinden gelen patronlar da medyadan adım adım uzaklaşmaya ya da gazetecilik harici işler kovalamaya başladı. O günün manzarasında bu kaçınılmaz geliyordu. Üstlerde şanslı bir gazeteci zümresi oluşmaya başlamış ve bol sıfırlı paralar kazanmaya başlamıştı. Alan memnun satan memnundu. O günlerde gazeteciliğin gelişmesi, büyük yatırımlar alması gibi görünen bu gelişmelerin bugün gazeteciliğin bitişinin başlangıcı olarak okumak mümkün. Çünkü basın örgütlenmesi hem gazeteciler hem de patronlar açısından kırılmıştı bir kere.

Bugünün “kurgu”ları üzerine gazetecilik yapanlar da bunun “sürdürülebilir” olmadığını görecek ve deneyimleyecekler. Çünkü evet yalanlar hızla yayılıyor, birileri kendi yalanlarına inanmaya eğilimli oluyor ama gerçekler de ağır dönüyor. Borges’in kendi çağında işaret ettiği, gerçekleri tarihçilerin “bileceği” önermesinin döngüsü de epey hızlandı. Bugünün tarihi yaşarken yazılıyor. Bir tuşa basıyorsunuz utanacağınız manşetler önünüze seriliveriyor. O yüzden Mark Twain’in meşhur “Her zaman doğruyu söyle; ne dediğini hatırlamak zorunda kalmazsın.” vecizesini unutmamak lazım. Başkalarının hatırlatması hiç hoş olmuyor çünkü.