Yalanla nasıl mücadele edilir?
SELÇUK CANDANSAYAR SELÇUK CANDANSAYAR

Zihinlerimiz her an olağanüstü yoğunlukta bir ‘bilgi’ sağanağı ile işgal ediliyor. İletişim olanakları herhangi bir ‘bilgi’nin ‘üretildikten’ çok kısa bir süre sonra neredeyse dünyanın tümünde erişilebilir olmasını sağlıyor. İlk bakışta bu hız, insanları gerçeklerden haberdar etmenin de aynı oranda mümkün olduğu yanılsaması yaratıyor.

Zamanımızda bilgi özgür iradeyle etkin olarak öğrenilmiyor. Bilgiye maruz kalıyoruz. İstemesek de zihinlerimiz bilgi yığınlarıyla dolup taşıyor. Sıradan bir Amerikalı günde ortalama 3000 kadar görsel bilgiye maruz kalıyor. Sıradan bir Türkiyelinin günde kaç kez RTE’nin sesine, görüntüsüne ya da adının geçtiği herhangi bir şeye maruz kaldığı hesaplansa olasılıkla daha yüksek bir sayıya ulaşılır.

Devasa bir bilgi makinası durmak bilmeden toplumu bilgiye maruz bırakıyor. Nazi propaganda aygıtının lideri Goebbels’den bu yana bir bilginin doğru olarak kabul edilmesini sağlayanın içeriği değil tekrarlanması olduğu bilinir.

Peki, nasıl oluyor da bir yalan sadece sık tekrarlandığı için gerçekmiş gibi sanılıyor?

İlkin, insan aklının sanıldığı kadar akıllı olmadığını bilmeliyiz. İnsan zihninin işleyişi basitlik, akıcılık ve net karşıtlıklar üzerine kurulu. Bu özelliğin temel nedeni zihnin belirsizlikten kaçınma eğilimi. Gündelik hayatta zihin bir karar alırken bu ilkelere göre işliyor. En çok ‘bildiğimize’ eğimleniyoruz.

İki örnek aydınlatıcı olabilir. Uzun süre oturduğu evden başka bir adrese taşınanlar, bir süre kendilerini eski evlerinin yolunda buluverirler. Zihinleri eve dönerken en çok tekrarladığı bilgiye göre yön çizer. Parklarda çim alanlarda oluşan kestirme yollar da zihnin çalışma ilkelerine uyar. Köşe yapan yollarda çok kısa sürede çimlerin üzerinde kestirmeyi sağlayan patikalar oluşur.
Örneklerdekilere sorsanız yeni eve taşındığı ya da çimlerin ezilmemesi gerektiği bilgisine sahiptirler. Ama sahip oldukları ‘doğru bilgi’ onların ‘yanlış kararlar alıp, yanlış eylemler’ yapmalarını engellemez.

Zihnin bu özelliklerini politikacılardan önce ve daha çok kapitalistler kullanır. Ayak anatomisi, fizyolojisi üzerine en kapsamlı doğru bilgiye sahip olan bir ortopedist, yürüyüş ayakkabısı alırken sahip olduğu bilgiden çok maruz kaldığı reklam ve tanıtım bilgilerine göre karar verir. Aslında sadece internetten gazete okuyordur ve sitelerde dolaşırken sürekli bir reklam gözüne çarpmıştır. Falanca markanın yeni ayakkabısının yan yastıkları ayak bileğini koruyarak, topukta baskı oluşturmuyor! Belki reklamı hiç açmamıştır, belki bir-iki kez açmış ve amma da palavra demiş bile olabilir, ama ayakkabı alırken o markayı almış buluverir kendisini.

Hemen çoğunuz bilmem ne otuyla falanca meyve çekirdeğini karıştırıp, kaynatırken üzerine falanca çiçek kurusunu atıp suyunu içince daha sağlıklı olduğunuzu, hissetmiyor musunuz? Aynı zihinsel düzenek işliyor. CNNTürk, NTV ve Habertürk tv kanallarındaki tartışma programlarına bu gözle yeniden bakalım. Bu üçü güya anaakım sayılıyor ve ‘tarafsız bölge’ kabul ediliyor! Dört ya da altı konuklu programlarda çoğunlukla sayısal üstünlük AKP’lilerde oluyor. Bir yanda CHP milletvekili ya da milletvekili, en azından ünlü olmak isteyen muhalif biri. Diğer yanda ise AKP ile çoğu zaman hiçbir organik bağı yokmuş gibi görünen hukukçu! akademisyen! gazeteci! vs.

AKP tarafı, durmak bilmez bir şekilde son derece yalın bir cümleyi yineleyip duruyor; “CHP ile FETÖ arasında ilişki var!” Karşı taraf, bu önermenin yanlışlığını kanıtlamak için debelenip duruyor. Uğraşın birden çok amacı da var. Şu yalancılara haddini bildirme arzusu, kapak yapma çabası, lafı nasıl geçirdi diye sosyal medya da tt listesine girme, bir sonraki seçimde adaylık beklentisi, belki genel başkanın gözüne girme imkânı falan filan.

Haklarını yemeyelim, şöyle saf bir amaç da var tabi; anaakım medyada halka gerçekleri anlatırsak halk doğruyu görecektir. AKP ekibi hiç lafı dolandırmıyor, olay örgüsüne, alınan kararlara, yapılan uygulamalara hiç girmiyor. Hiçbir nesnel kanıt göstermeden sadece “bu ilişki var” diyor. CHP tarafı giderek sinirleniyor, bağırıp çağırmaya başlıyor, sehpa kıran kabadayılar bile oldu. Böylesi bir programı izleyen, fanatik CHP’lisinden kararsızına kadar hemen herkeste kalan tek bilgi şu oluyor; CHP ve FETÖ arasındaki ilişki tartışıldı. Bu cümlenin sonraki adımının “demek ki bir ilişki, en azından ilişki şüphesi vardır” olması kaçınılmaz.

İşin en trajik yanı sosyal medya trolleri hariç AKP seçmeninin bu haber kanallarını neredeyse hiç seyretmiyor olması. Böylece AKP, kendi medyasında yaptığı yineleme yetmiyormuş gibi, güya anaakımı seyreden kendine muhalif seçmene de aynı yinelemeyi yapabilmiş oluyor.

Tabii başta CHP olmak üzere muhalefet, imam hatibe başvuranların sayısının azalmasına karşın, imam hatipleri yaygınlaştıran AKP’nin oyunun aynı oranda azalmamasını bir türlü anlayamıyor! AKP’nin hem yabancı düşmanlığını körükleyip hem de Suriyeli mülteciler nedeniyle oy kaybetmemesini ise hiç anlayamıyor.

CHP söz konusu kanalları boykot etse ve o kanallarda kendisini savunmaya kalkanları bile aforoz edip partiden içeri sokmayacağını ilan etse oyunun artacağını görür mü? Bu soruyu duysa genel başkan olasılıkla Abdülkadir Selvi’yi arayıp fikrini soracaktır; yani hazin mi hazin bir hal…