Yalansın eyy Noel!
YANKI YAZGAN YANKI YAZGAN
Noel Baba eninde sonunda bir ‘kurgu’ karakterdir, ama çocuklar bunu ne kadar geç öğrenirse o kadar iyidir diye düşünenler çocukları Noel Baba’nın ‘gerçek’ olmadığını anladıklarında onları artık büyümüş sayarlar. Öte yandan, 4-5 yaşını geçtikçe çocuklar bir süreliğine Noel Baba’ya inanmış gibi yaptıklarını, bunun sebebinin de hediyeleri kaçırmamak ya da özene bezene hazırlanan anne-babanın keyfini bozmamak olduğunu söylerler.

Biz üzülmeyelim, hayallerimiz yıkılmasın diye yalan söyleyen büyüklere alışığız. Vahşi ve Vahşi Olmayan Batı’da Noel Baba’nın ya da Diş Perisi’nin sahiden olup olmadığı, çocuklara ‘gerçeğin’ söylenip söylenmemesi üzerine sıkça tartışılır. Bu tartışma gerçeği söylediğimizde çocukluğun büyüsünü bozup bozmayacağımız ekseninde seyreder.
Noel Baba eninde sonunda bir ‘kurgu’ karakterdir, ama çocuklar bunu ne kadar geç öğrenirse o kadar iyidir diye düşünenler çocukları Noel Baba’nın ‘gerçek’ olmadığını anladıklarında onları artık büyümüş sayarlar. Öte yanda, 4-5 yaşını geçtikçe çocuklar bir süreliğine Noel Baba’ya inanmış gibi yaptıklarını, bunun sebebinin de hediyeleri kaçırmamak ya da özene bezene hazırlanan anne-babanın keyfini bozmamak olduğunu söylerler.


OTİZM YALAN BİLMEZ
Bazı çocuklar için ise yalan söylemek ya da bir yalana inanmak hiç bir zaman söz konusu olmaz. Noel Baba’nın pamuktan sakal takmış yanağı kırmızılaştırılmış bir adam olduğunu herkese bağırarak ilan eden bu tip bir çocuğa kimsenin inanmaması şaşırtıcı değildir. Genellikle böyle saçma bir doğruyu açıkça ilan ettiği ve keyfimizi kaçırdığı için sosyal uyumunu zayıflatan bir rahatsızlığı olduğu kanısına kapılırız.
Türkçe’ye ‘Süper İyi Günler’ adıyla (Mark Haddon, İş Bankası Yayınları, ç: Ö Doğangün) tercüme edilmiş olan kitabın kahramanı Christopher 15 yaşında bir çocuktur. Otizm Spektrum Bozukluğu ve/veya (bir olasılıkla) Asperger sendromu tanısı almış, üstün zekâsı ile akademik başarısı yüksek ancak sosyal uyumundaki sorunlar nedeniyle durumuna özel bir okulda okumaktadır. Sayılara, geometrik şekillere olan takıntı düzeyindeki ilgisi, kalıp bilgileri belleğinde depolama becerisi ile dikkat çeker. Tekrarlayıcı hareketler yaparak, kafa karışıklığını gidermekte ve zihnini toparlayabilmektedir.
Babasını aldatan annesinin sevgilisiyle kaçıp gitmesi sonrasında babasının onu üzmemek için söylediği ‘annen öldü’ yalanı ortaya çıktığında bu gerekçeye pek akıl erdiremez. Doğruyu söylememek gibi bir seçenek hiç bir zaman aklına gelmediğinden başkasının aklına neden geleceğini de (empatisinin kısıtlılığı sebebiyle) kestirememiştir. Düz düşünür, düz konuşur. Her şeyi olduğu gibi anlatmaktan başka yol bilmez. Ancak olduğu gibi anlatılamayacak, daha doğrusu doğrunun ne ve nasıl olduğu nerede durduğunuza göre değişebildiği durumlarda Christopher tıkanır kalır. Kendisini yolda bulup evine götürmek isteyen polise (dokunmaya çekiştirilmeye hassasiyeti sebebiyle) vurduğunda bunu bilerek yapıp yapmadığı sorulunca, “evet, bilerek/isteyerek vurdum” diye yanıtlar (doğruyu söylüyordur). Görevli polise mukavemetten atıldığı nezaretten çıkabilmesi için ona yardım etmek isteyen polis komiseri, “polise vururken ona zarar vermeyi amaçladın mı?” diye sorarak durumu netleştirmeye çalışır: “Hayır, bana dokunduğu için bilerek vurdum; ama ona zarar vermeyi amaçlamadım.”


GENÇLER AÇIK SÖZLÜ DEMEK KOLAY
Christopher’ın uçta yer alan durumundan ‘tipik’ genç hayata dönük sonuçlar çıkartırsak, bir genç (otizmli olması gerekmiyor) genellikle onu çok heyecanlandıran bir durumda Christopher’a benzer bir şekilde keskince düşünme eğilimine giriverir; hesap kitap yapmaz, doğru olduğuna inandıklarını patır patır söyleyiverir. Bunu yaparken doğru bildiğini söylemiş olmanın rahatlığı ile konuşur; yetişkinin (öğretmen, anne-baba, devlet büyüğü)  incitici bulduğu bu sözleri hakaret sayıp saymaması ise yetişkinin olgunluğu ile ilişkilidir. Doğrudan incitmeyi ya da zarar vermeyi amaçlamayan ‘kötü söz’ (doğru bildiğini söyleme) hakaret sayılabilir mi? Doğru bildiğini söylemeyi nasihat ettiğimiz çocuklara bunun üslubunu beğenmediğimizde onları cezalandıracağımızı göstererek ülkede düşünen eleştiren gençler yetişmesine doğrudan engel oluyoruz; toplumun geleceğine daha büyük bir zarar düşünülebilir mi?
Tecavüze uğrayan çocukların adli sürecinde çocuğun ruh sağlığı (henüz) bozulmadıysa (ya da tecavüz eden önceden tasarlamadan kendine ‘hakim olamayıp’ ‘aniden’ tecavüz ettiyse) ceza indirimine gidilmesi ‘makul’ görülebilmiş bir ülkede, hoşa gitmeyen sözler söylendiğinde ‘hakarete uğrama’ duyarlılığı neden bu denli yüksek?


YENİ DÜZENE ESKİ GERÇEK
Ülkemizde ‘yeni’ döneme özgü olmayan oldukça eski ve yaygın bir gerçek var; yaptıklarımız hakkında hoşumuza gitmeyen sözler duyduğumuzda, ama doğru ama yanlış, duyduklarımız bizde ciddi bir rahatsızlık yaratır.
Kendimizden emin, yaptıklarımızın doğruluğundan kuşku duymuyorsak, eleştirel bir yaklaşım yapıcı amaçla yapılmış olsa bile tadımızı, rahatımızı kaçırır. Oysa, yaptıklarımızı kimseye açıklamamız gerekmediğini düşünürüz; doğruluğuna kimseyi ikna etmemiz gerekmeyen inançlarımızı paylaşmayanları paylayarak yola devam ederiz.
Yaptığımızın yanlış olduğunu bilsek bile ne yaptıysak başkalarının (ailemizin, takımımızın, şirketimizin, ülkemizin vb.) iyiliği için yaptığımızdan hiç kuşkumuz yoksa, söylenenlerin doğruluğu önemsizdir. Zaten yanlışımız bile doğrudur. Amaçlarımızla aramıza giren yanlışlarımızı gösteren sözler de bizi incitir, hakarettir;  düşündüklerimizi gerçekleştirmemize engel olarak aileye, topluma, şirkete zarar vermeyi amaçlar, tuzaktır.
Bugün bu düşünüş şeklinin ne ilk ne de son örnekleri ile karşılaşıyoruz. Özgürlükleri yok etme hevesini, toplumsal hayattaki baskıcı uygulamaları sadece bir takım psikolojik mekanizmalardan ibaretmiş gibi açıklamayı hiç düşünmediğimi vurgulamalıyım. Cümleleri ‘biz’ ile yazmamın sebebi içimizde değişik dozlarda yer alan bu eğilimin fırsat bulduğunda kendini hepimizin hayatında gösterebileceğini hatırlatmak. Gündelik küçük hayatlarımızda bile bize ters gelen sözlerle karşılaştığımızda nasıl totaliterleşebileceğimize ilişkin olası senaryolardan birisine işaret etmek. Baskıya dayalı otoriter sistemleri içimizdeki bu ‘rahatımızı bozmama’ ya da ‘bildiğinden şaşmama’ eğilimleri besleyebilir.
Muhafazakârlık ile otoriter tutuculuk arasındaki farkın bir kısmı da burada yatıyor olabilir: muhafazakâr eskinin kaybolup gitmemesi için eskiyi keşfetmeye, ortaya çıkartmaya ve canlı tutmaya çalışır. Tutucu ise kendi bildiği ya da kendi zihninde tasarladığı kadarıyla bir ‘eski’yi dayatmaya, kendi bildiğinin dışına çıkmamaya çalışır. Bildiği dünyanın dışındaki hayatın korkutuculuğu eleştiriye, olumsuz söze tahammülsüzlüğünü doğurur.

 

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız