Yargı Nereye? -2
İLHAN CİHANER İLHAN CİHANER

Artık “Tasfiye Yasası” olarak anılmaya başlanan Tasarı’nın TBMM Genel Kurulu’ndaki görüşmeleri de tamamlandı. Artık bir numarası da var: 6723 sayılı yasa! Şimdi Cumhurbaşkanı’nın imzası bekleniyor.

Söz konusu yasanın birçok hükmünün, Anayasa ve tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelere aykırılığı tartışmasız. AKP elitlerinin de bunu bilmemesi imkânsız. Dolayısı ile yasanın Anayasa’ya, hukukun genel ilkelerine ve hukuk devletine aykırılığına dair tartışmaların ve sunulan güçlü argümanların AKP’yi yanlıştan döndürmeyeceği de çok açıktı. Kuşkusuz bu tartışmalar, Hukuk Devleti ve Yargı Bağımsızlığı/Tarafsızlığı açısından çok önemliydi.
Bu arada CHP’nin henüz yasa yürürlüğe girmeden, “yok hükmünde” olduğunun saptanması, şekil ve esas bakımından Anayasa’ya aykırı olduğundan “iptal edilmesi” ve yürürlüğe girdiğinde “giderilmesi güç ya da olanaksız zarar ve durumlar” ortaya çıkabileceğinden Anayasa’ya aykırı hükümlerin “yürürlüklerinin durdurulması” için Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru hemen reddedildi (Abdullah Gül’ün atadığı iki üye, Alparslan Altan ve Erdal Tercan’ın karşı oylarıyla).

Anayasa Mahkemesi’nin daha önce verdiği bazı kararları “Yargısal Aktivizm” diye eleştirenler bile Anayasa mahkemesi’ne çağrı yaptılar.

Yasa yürürlüğe girdiğinde de yüksek olasılıkla -yürürlüğün durdurulması kararı verilse bile- iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı nedeniyle AKP elitlerinin istedikleri sonuçlar elde edilmiş olacak.


Yargının AKP eliyle altüst edilişinin şimdilik son halkası bu olacak. Yasaya karşı olan siyasi partiler ellerinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalıştılar, çalışıyorlar. Ancak yargıç ve savcılardan yeterince ses çıkmadı. Yalnızca bu yasa ile ilgili değil, doğrudan kendilerini ilgilendiren başka uygulamalara da yeterince ses çıkarmadılar. Yargı Cemaat’e teslim edilip, AKP/Cemaat ortaklığında hem “kendilerinden saymadıkları” yargı mensuplarına hem de yurttaşlara zulmedilirken de güçlü bir ses çıkmamıştı. Anayasasızlaştırma, başta ifade ve gösteri özgürlüğü olmak üzere temel hak ve özgürlüklere ağır saldırılara da ses pek çıkarmadı yargı mensupları. Doğal olarak yargı mensuplarından bir aktivist ya da siyasetçi performansı beklemek, çok gerçekçi olmayacaktır. Ancak kararları ve örgütleri aracılığıyla iktidarın sopası olmaktan çıkıp, adalet adına güven duyulan bir pratik oluşturmadıkça, sadece sıranın kendisine gelmesini bekleyen mağdur namzedi olarak kalacaklardır. Bu ve benzeri yasa ve girişimleri ülkenin genel demokrasi ve hukuk mücadelesi içerisinde değerlendirmedikçe de, daha çok benzer altüst oluşlar, tasfiyeler yaşanacaktır.

Bu pratiği geliştirmenin ilk adımı güncel tartışmalardan başlayarak yargıda da, “Cemaat mi? Hükümet mi?” kısırlığından kurtulmuş yargının varlık nedenini oluşturan adalet eksenli bir hattın inşa edilmesidir. Cemaat’in yargıdaki etkisinin kırıldığı hatta Sulh Ceza Mahkemeleri açısından kaldırıldığı iddia edildiği şu günlerde, Şebnem Korur Fincancı, Erol Önderoğlu ve Ahmet Nesin tutuklamaları ile Türkan Saylan ve Ahmet Şık tutuklamaları arasında hukuksuzluk bakımından ne fark var? Cumhurbaşkanı’na hakaret adı altında yürütülen tutuklama terörünün Ergenekon dalgalarıyla yarışmaya başladığını tüm yargı mensuplarının görmesi gerekmez mi?

Bakın Ergenekon iddianamesinden bir alıntı:
“… Bundan 35 yıl öncesinde bu derece örgütçülüğünü ortaya koyan kişinin, geçen zaman ve edindiği tecrübeler de hesaba katılırsa, soruşturmamız kapsamında atılı suçları işlediğine ilişkin iletişim tespit tutanakları, aramalarda ele geçen malzemeler ve yazıları dışında, kendi ifadeleri ile olayın aydınlatılabilmesinin ne kadar zor olacağı açıktır... Şüpheli İlhan SELÇUK cep telefonu kullanmamaktadır. Sabit telefondan yaptığı görüşmelerde de çok dikkatli konuştuğu örgütsel yapıyı deşifre edebilecek her türlü söz ve tavırdan uzak durduğu tespit edilmiştir.”

Bu da Ombudsman’ın Haziran ayının sonunda yayınlanan Yargıdaki Gizli (Yasadışı)Yapılanma ile ilgili önerilerinden alıntı:
“Malum olduğu üzere bu yapı son derece gizli bir oluşum olup, bu konuda delillerin net şekilde ortaya konulması oldukça güçtür. Hatta illegal yapı mensupları son derece planlı ve organize çalıştıkları için çoğu zaman arkalarında delil bırakmamaktadır. Bu bağlamda makul şüphe halinde bu yapıya bağlı yargı mensupları için pasif görevler düşünülebilir.”

Aynı zihniyeti taşıyan her iki hizibin, kendilerini manivela olarak kullanıp, yargıyı mutlak bir çöküşe götürdüğü deneyimlenmişken, artık yargı mensuplarının da adaletin diliyle konuşmaları gerekir.