Yarın hava nasıl olacak?
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Balıkçılar kahvesinde her şey, deniz gibi durgun bu aralar. En son sıkı bir yağmur yağıp havayı azıcık serinletse de ortalığı, balıkçıların yüzlerinde bir rahatlama belirtisi gözükmüyor. Kimsede yarın hava nasıl olacak endişesi dahi yok, bırakın Suriye’yi, Kürt sorununu ya da hükümetin icraatlerini… Sakallı buraları terk ettiğinden beri, kahvenin “bilen adam”ı olmaya soyunan Macit Amca’ya söyledim bu gözlemimi. Macit Amca, uzun zamandır balıkçılık yapmıyor ama balıkçılık sadece balık tutmakla ilgili bir iş olmadığı için, sanki balığa çıkacakmış gibi sabahın erken saatlerinden itibaren kahveye gelir, akşama kadar kahvenin en hâkim köşesine oturup tarihle ilgili kitaplar okur, balıkçılardan denizin durumu ve balıkla ilgili bilgiler alıp onlara nasihatler eder ve o gür sesiyle zaman zaman sağa sola küfürler savurur ya da açık saçık fıkralar anlatır. Macit Amca, yaptığım gözleme katıldı: “Eskiden her daim burada bir hareket olurdu, kavga gürültü eksik olmazdı. Televizyonda haberler başladığında, herkes sandalyesini televizyona doğru çeker, arada birbirlerine laf atarlar, sonra bir bakmışsın hep birlikte ülkeyi kurtarmaya başlamışız. Şimdi kimsede bir heyecan yok, denizde balık olmadığı gibi. Eskiden de balığın olmadığı günler olurdu, ama yarın bir balık sürüsüne rastlayacağına herkes inanırdı.”

Macit Amca’yla konuşurken kahvedeki televizyonda alt yazı olarak CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün PKK tarafından kaçırıldığına dair bir haber geçti. Macit Amca’ya ilk defa Kürt sorunuyla ilgili düşüncelerini sordum bu vesileyle. Bana aynen şöyle dedi Macit Amca: “Diyelim ki, Kürt hareketi sona erdi ve bütün Kürtler, Kürt kimliğini inkâr ederek mücadele alanlarından geri çekildi. Bu durumda, Türkiye’de insan hakları ve demokratikleşme mücadelesine ne olurdu sence? O mücadeleyi yürütecek bir toplumsal güç var mı ya da kaldı mı? Ben bu sorunun böyle acı ürete ürete sürmesinden, çok basit taleplerin siyaset tarafından bu denli karmaşık bir hale getirilmesinden rahatsızım. Ama halk odaklı değil de devlet odaklı siyaset yapmak, zaten sorunları olduğundan daha karmaşık gösterme becerisi sayesinde işini görmez mi? Biz, devlet odaklı siyaset yapmaktan bir türlü kurtulamadık. Şayet, bu topraklarda Kürt sorununu çözecek bir siyaset ve irade gelişirse, aha şuraya yazıyorum bize çözümü imkânsızmış gibi gelen pek çok sorunun da sonu gelecek.”

Macit Amca haklıydı. Kürt hareketi kendisini tasfiye etse, geriye modernleşme yanlılarıyla muhafazakârların saf tuttuğu bir siyasi ortam ve o ortama uygun olarak her şeyin daha bir kemikleştiği, dogmatikleştiği bir süreç kalırdı muhtemelen. Bu da çok uzun sürmez, gerici unsurların daha da güçlenmesiyle sonuçlanırdı. Macit Amca’yla konuşurken, aklıma Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nden çıkan Janet Afary ve Kevin B. Anderson’ın yazdığı bir kitap geldi: “Foucault ve İran Devrimi”.

Kitap, daha baştan Foucault’nun tezlerindeki çelişkileri göstermekle başlıyor işe. Güya, Foucault, “modernliğin eski büyük anlatılarının yerine sık sık kendi üst anlatısını yerleştirmiş.” Kitap, Foucault’nun deliliği ya da cezaevlerini ele alırken tarihi, ortaya attığı tezlerine uygun olarak saptırdığına dair eleştirel bir okumadan geçirip, özellikle feministler tarafından çokça eleştirilen İran Devrimi’ni destekleyen tutumunu masaya yatırıyor. Benim ilgimi çeken bu eleştirel okumalardan çok, Foucault’nun İran’a bakışını, dolayısıyla Arap Baharı’nı yeniden düşünmeme yardımcı olan yazıları oldu. Foucault’nun bu kadar coşkulu bir biçimde İran’daki ulemaları destekleyişi, devrimin sonuçlarına bakınca, üzücü gerçekten de. Ama Foucault’nun İran’ı değerlendirirken yaptığı tespitler, Türkiye’deki modernleşme sürecini anlamak için önemli ipuçları da veriyor. Türkiye’nin muhafazkârlaşması da, Kürt sorunu da, uygulanan modernleşme projesinin sonuçları ya da başarısızlığıyla ilişkili değil mi? Türkiye’de Batılılaşmacı modernleşme sürecinin İran’a göre daha dirençli olmasının belki de tek nedeni, Türkiye’de ordunun İran’daki Şah’ın ordusuna göre daha ideolojik oluşu. Foucault, İran’da ordunun ideolojisi olmadığından, egemenlerini koruyup yabancı birliklerle omuz omuza verip yabancıların imtiyazlarına bekçilik yaptığından bahsediyordu yazılarından birisinde. Türkiye de, bu yeni süreçle birlikte ordunun ideolojiden arındırılarak, İran’da olduğu gibi ordunun merkezi hükümetin denetimine girme sürecini yaşıyor. Yani modernleşme süreci, bu hükümetle birlikte askıya alınmış oluyor. Türkiye’de halkın çoğunluğu modernleşmeden memnun olmadı. Bu memnuniyetsizlik, komünizmle mücadele, topluma aşılanmaya çalışılan milliyetçilik ve Foucault’nun Adalet Partisi örneğini verdiği gibi Batılılaşmacı modernleşmeyle savaşma amacıyla köylü yığınların dini inançlarına yaslanan siyasi partilerle dizginlendi bugüne kadar. AKP, bu anlamda Adalet Partisi’nin çizgisinde, Foucault’nun sözleriyle “CHP’nin zayıflamış Kemalizmiyle ve askeriyede, teknokratlarda, başka alanlarda yayılmış Batılılaşmacı modernleşmeyle savaşma maksadıyla” iktidara gelmiş bir parti değil mi? AKP’yi anlamak için, öncelikle kendi modernleşme sürecimizin eleştirisini yapmamız mı gerekmez mi? Macit Amca, belki bir Foucault değil ama, ilginç görüşleri var bu konuda. Kahvedeki sükûnet biraz uykusunu getirdi. Haftaya devam edeceğiz…