Yarının Türkiyesi için bir hayal
22.10.2017 10:29 BİRGÜN PAZAR
Kapitalist düzenin sağcı iktidarları ihtişamlı, görkemli, büyük ve buz kütlelerini andıran yapılarıyla övünürler. Yarının Türkiyesi’nde egemenliğin hiçbir türüne yer olmayacağı için yapılarımız buz kütleleri gibi soğuk ve insanı küçültürcesine heybetli olmayacaktır

GÖKHAN ATILGAN, Prof. Dr.

Nedenler

Sevgili BirGün Pazar okuyucuları. Bu yazıyı yazma fikri aklıma Bingöl sokaklarında dolaştığım bir serin sabah vaktı düştü. Bir ortaöğretim okulunun önünden geçiyordum. Kafamı kaldırdım. Okulun adına baktım. Sultan Abdülhamit Han Ortaöğretim Okulu yazıyordu. Neden, dedim, yapılarımızın adları hep ‘büyük insanlar’dan geliyor? ‘Küçük insan’lar neden ancak ve sadece Orhan Kemal’in romanlarında, öykülerinde, sayfalarında ve cümlelerinde görünür olabiliyor? Acaba diye düşündüm; yarının sosyalist Türkiyesi’nde yapıların adları neye göre ve nasıl verilmeli? Dahası yapılarımız nasıl olmalı, biz hangi yapılarımızla övünmeliyiz? Ayaklarıma takılan teneke bir gazoz kutusunu süre süre hayal ettim Bingöl sokaklarında. Sonra düşündüm ki, gündelik hayatımıza sıkça değen böyle bir konuyu benden başka hayal etmek isteyen dostlar da vardır; belki birlikte hayal ederiz. Bizim hayallerimize yön veren dünya görüşü ile onların hakikatlerine istikamet tayin eden dünya görüşünü de karşılaştırma imkânı buluruz belki böylece.

Açılışlar

Türkiye’de sağcı iktidarların vazgeçemedikleri, tadından yiyemedikleri, lezzetine doyamadıkları en önemli siyasî faaliyet nedir diye soracak olursak, fazla düşünmeye hacet kalmadan ‘açılış yapmak’ deriz. Bayılırlar açılış yapmaya, temel atmaya, bunlar için törenler düzenlemeye, nutuklar çekmeye, reklâm türetmeye ve efsane üretmeye...

Dediklerine göre solcular laf üretir, onlar hizmet; solcular yıkar, onlar yapar; solcular böler, onlar birleştirir; onlar millete sevdalıdır, solcular düşmandır millete; onlar hizmet aşkıyla yanar, solcular vatan nefretiyle... Sanki bu ülkede gerçek solcular tek bir gün iktidar olmuş gibi...

Ballandıra ballandıra anlattıkları hikâyeleri öyledir ki, sağcı iktidarlar iş başına gelince tüm ülke bir şantiye alanına döner, milletin yüzü güler, mahalleler, meydanlar, şehirler bayram yerine benzer, gök kubbeden bir huzur iner yer yüzüne, kalkınmanın hızı, millî gelirin miktarı büyür, alım gücü yükselir, ticaret hayatı canlanır, toprakta, tohumda rahmet ve bereket kımıl kımıl kımıldar. Bunlar hep duayla kesilen kurdeleler, kutlu merasimler, ilahi söyleyen diller eşliğinde karılan harçlar, temele harç koyarken göğe açılan eller sayesindedir. Allah hizmet peşinde koşan sağcıların yâr ve yardımcısıdır. Nihayet sandık günü gelip çattığında aşkla peşinden koştukları hizmetlerin karşılığını görürler. Yüzde 30, yüzde 40, yüzde 50, yüzde 60 oy alırlar. Bazan tek başına, bazan ittifakla iktidara gelirler. Sonra kollarını tekrar çemrerler, yeni köprüler yapmak, yollar, caddeler açmak, saraylar, kasırlar, köşkler inşa etmek, temeller atmak, açılışlar yapmak için... Derken yine sandık günü gelir. Hizmetle milletin yüzünü güldürdükleri için, sandık da onların yüzünü güldürür. Allah her zamanki gibi yar ve yardımcılarıdır. İktidarın altından ve gümüşten anahtarları önce Allah, sonra millet sayesinde yine onlara teslim edilir...

Ahiretlikler ve dünyalıklar

Ne güzel hikâye değil mi? Doğal ve evrensel, renkli ve güzel, ezelî ve ebedî... Bu hikâyede hanımın, eniştenin, damadın, kardeşin, hala oğlunun veya daha daha uzak akrabanın üstüne yapılan apartmanlar, arsalar, dükkânlar, işyerleri, hesabına geçirilen dolarlar, eurolar, altınlar yoktur. Zerre zerre haram kokan, irin ve kanla dolan servetler, çek defterleri, banka hesapları yoktur. Eşe dosta çekilen kıyaklar yoktur. Menfaat karşılığı alınan avantalar, burslar, himmetler, hediyeler yoktur. Köşe dönmeceler, zirvelere tırmanmalar yoktur. İş bağlantıları, rüşvetler, şantajlar yoktur. Peşkeş çekmeler, parsel parsel satmalar yoktur. Açılışlar vardır sadece, temel atmalar ve törenler vardır... Bu hizmetlerin hepsi ahiretliktir... Yığım yığım yığdıkları dünyalıkları açılış törenlerinin hemen öncesinde ve hemen sonrasındaki bekleme odalarında, atılan temellerin altında, kesilen kurdelelerin öteki yanındadır. Biz dünyalıkları göremeyiz, ahiretlikler hakkında çekilen nutukları biliriz sadece.

Yaptıkları köprüler, açtıkları üniversiteler, kurdukları tesisler, yükselttikleri camiler için bazan toplu açılış törenleri yaparlar. Tören dediğimiz, bildiğimiz siyasî mitingdir aslında... Bayağı ve seviyesiz, samimiyetsiz ve neşesiz, uğursuz ve ruhsuz, sevinçsiz ve gönülsüz mitinglerdir bunlar. Bindirilmiş kıtalar halinde emekçi insanlarımız götürülür bu mitinglere. Bedavadan yolculukla, beleşten kumanyayla... Resimler kalabalık, görüntüler canlı, sesler güçlü çıksın diye kalabalıklar toplanır meydanlara, çoğu kez ne için orada olduklarını bile bilmeyen kalabalıklar... Oradan bir başka toplu açılışa geçilir, sonra bir başkasına... Alkışlar kıyametler gibi kopar, tezahüratlar gümbür gümbür gümbürder, tekbirler çekilir semaya doğru, gülsuları dökülür etrafa, hacıyağı ve mevlit şekeri ikram edilir bazan, törene getirilenlere. Sonra bedava yolculuk ve beleşe kumanyayla gelenler kendi fukara hayatlarına dönerken, muktedirlerin etrafı daha kürsüden iniş merdivenin üstünde çevrilir. İhaleler sorulur, ahbaplar tanıştırılır, randevular istenir, ricalar iletilir... Kafalarda bin türlü hesaplar yapılır: Ne veririm, ne alırım; ne kaybeder, ne kazanırım?.. Ne de olsa kal-û belâdan beri tüccarlıktan anlar bunlar; almayı ve satmayı, kârı ve zararı, kazancı ve kaybı bilirler sadece. Bunların hiçbirinin ölçüsü yürek ve vicdan, iyilik ve merhamet, hürriyet ve insaniyet değildir. Değerleri kilo ile, kur ile, parite ile, metre ile, kuruş ile ölçülür ve menfaat hanesinin doymak bilmez iştahına göre yazılır.

Adlar

Açılışı yapılan hizmetlere adlar verilir, adı verilenler sonsuza kadar yaşasın diye... Okulların, camilerin, köprülerin, kavşakların, geçitlerin, caddelerin, parkların, tünellerin adları ‘büyük insanlar’dan gelir. Büyük insanlar dediğimiz de hükümdarlar, hakanlar, şahlar, sultanlar, padişahlar, başbakanlar, bakanlar, cumhurbaşkanları, bunların anaları, babaları, kardaşları, bacıları ve hocalarıdır... Hepsi muktedirler soyundan, soylular sınıfından ve iktidar mahfillerindendir. Bu muktedirler ki, vaktıyla kendi adlarına da camiler, saraylar, köşkler kurmuş, okullar, hastaneler açmışlardır. Adlarını büyük yapılarda yaşatmayı arzulamışlardır. Sıradan bir yurttaş görkemli yapılarının karşısına geçip şöyle bir bakınca kendini küçücük hissetsin istemişlerdir. Yapıları ihtişamlıdır, kudretlidir, hâkimdir ve içine dökülen servetin aynasıdır. Bu zenginlik ve bu görkem, adı verilen büyük insanı yüceltirken, mahzun insanı küçültür.

Yarının Türkiyesi’nde bir okul

Yarının Türkiyesi’nde başka türlü olmalıdır her şey. Benim Bingöl’de gördüğüm Sultan Abdülhamid Han Ortaöğretim Okulunun adı, (hayalî emekçi insanım) Memet Işıkçı Ortaöğretim Okulu olmalıdır, mesela. Okulun girişine bir rölyef yapılmalıdır, el emeği, göz nuru. Memet Işıkçı’nın resmi kabartılıp altına şuna benzeyen hikâyesi yazılmalıdır: Memet Işıkçı, 1974’te Bingöl’de doğdu. İlkokul üçe kadar okuyabildi. Kahveci çıraklığı, işportacılık ve pazarcılık yaptı. Gündelikçi Ayşe’nin kocasıydı. İki çocuğu oldu. Nafaka uğruna Şırnak’a göçtü. Kömür madeninde çalışırken meydana gelen göçükte hayatını kaybetti. Kâr uğruna gerekli önlemleri almayan sorumlular sağcı iktidarın himayesiyle beraat etti. Memet Işıkçı’nın iki oğlu öksüz, karısı da dul kaldı.

Ne dersiniz; ömrü boyunca haram lokma yememek uğruna tertemiz alın teriyle hayatın çilelerine direnirken kan ve irin kokan sermayenin kâr hırsına yenik düşmek bir okul adı olabilmek için yeterli değil mi? Bu ad, o okulda yetişen nesillere yalansız ve haramsız, emekle ve alın teriyle yaşamaya dair kederli ama ümitli bir mesaj vermez mi her sabah?

Yarının Türkiyesi’nde bir köprü

Gelin bir başka örnek daha hayal edelim. Hani böyle şehirleri şehirlere, bölgeleri bölgelere, kıtaları kıtalara bağlayan köprüler yapıyorlar. Yarının Türkiyesi’nde böyle bir köprüye mesela hem Kuvâyı Milliye’nin hem de Memleketimden İnsan Manzaraları’nın unutulmaz karakterlerinden Süleymaniyeli Şoför Ahmet’in adı verilemez mi? Ve köprünün hem girişindeki hem de çıkışındaki el emeği göz nuru rölyefe şu satırlar yazılamaz mı: Süleymaniyeli Şoför Ahmet, Nâzım Hikmet’in destanlarından bir karakterdi. Kuvâyı Milliye’de Birinci Ordu İkinci Taburundandı. “Şasisinin altına, dingilinin üzerine budaklı bir gürgen kütüğü sarmış”, “kalp ağrılarıyla, on kilometrede bir karanlığa yaslanıp duran” “üç numrolu kamyonet”in şoförüydü. Kurtuluş için savaşan Memetçiğe cephane taşıyordu. Kamyonetinin sol arka lastiği ıssız dağların başında patladı. Şoför Ahmet, ayaklarındaki postallarının üstünde ne varsa, külot pantol, don, gömlek ve kalpak ve kırmızı kuşak, soyundu, lastiğini bunlarla şişirdi. Afyon dağları bir şafak vaktı anadan doğma gördü Şoför Ahmet’i. Ve cephanesini menziline ulaştırdı...1

Yarının Türkiyesi’nde yapılar

Kapitalist düzenin sağcı iktidarları ihtişamlı, görkemli, büyük ve buz kütlelerini andıran yapılarıyla övünürler. Çünkü âşığı oldukları düzende insanın insan, halkın halk, cinsiyetin cinsiyet üzerinde egemenliği vardır. Egemenlik de, egemenlik altındakiler kendileri onların karşısında küçücük hissedip hadlerini bilsinler, korksunlar, muktedirlere saygıda kusur etmemeyi öğrensinler ve onların önünde eğilmeye alışsınlar diye görkemle, kudretle, cesametle gösterilir. Yarının Türkiyesi’nde egemenliğin hiçbir türüne yer olmayacağı için yapılarımız buz kütleleri gibi soğuk ve insanı küçültürcesine heybetli olmayacaktır. Yarının mimarları öğretmenimiz Nâzım Hikmet’in “hiçbir yapının insana kendini küçük hissettirmemesi gerektiğine” ilişkin çağrısına uyarak tasarlayacaklardır yapılarımızı. İnsanlarımız yapıların karşısında korku ve tapınma değil, gurur, sevgi, saygı ve sevinç gibi duyguları yaşayacaklardır. Yarının Türkiyesi’nin mimarlarının derdi “insanın içinde bir sevinç duygusu uyandırmak” olacaktır.2 Gurur duyacağımız yapılar da, özü ve esası “sevinç şöleni” olacak olan toplumumuzun ruhuna uygun düşecektir. Yeşillikler içinde kaybolan mahalleler, mimari açıdan birer şaheser olan çocuk parkları, hastalar için bakımevleri, ihtiyarlar için huzur evleri, öğrenmenin aşka dönüşebileceği güzelim okullar, kütüphaneler en güzel yapılarımız olacaktır... Hiçbirinin içinde zerre kadar sömürü olmayacaktır, bir katre tahakküm bulunamayacaktır. Elbette bunların açılışları da siyasî rantlara, yüksek kürsülerden çekilen nutuklara, bahşedilen ihalelere, koparılan avantalara tahvil edilemeyecek, emeğin şenlikli ve sevinçli buluşmalarıyla, yan yana, el ele, bir orman kardeşliğiyle ve bir ağaç hürriyetiyle gerçekleştirilecektir. Hükümdarların ve şahların değil Memet Işıkçı’ların ve Süleymaniyeli Şoför Ahmet’lerin Türkiyesi olacaktır yarının Türkiyesi... ‘Büyük insanlar’ın buyruklarıyla değil, ‘küçük insanlar’ımızın “arılar gibi hünerli, hafif / sütlü memeler gibi yüklü / tabiat gibi cesur” elleriyle kurulacaktır, “dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen elleriyle...”3

***

1 Süleymaniyeli Şoför Ahmet’in öyküsü için bkz. Nâzım Hikmet, Bütün Şiirleri, 11. baskı (İstanbul: YKY, 2015), 593-599

2 Nâzım Hikmet, Hayal Ediyorum: Mimariye Dair, haz. M. Melih Güneş (TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Trakya Büyükkent Şube Temsilciliği, 2015),16-17.

3 Nâzım Hikmet’in “Ellerinize ve Yalana Dair” şiirinden..