Yaşamaya yüzünüz var mı?
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Yüzlerimiz, üzerinde numaramızın yazılı olduğu kimlik kartlarımız. Yüzümüzü biz üretmiyoruz, bize veriliyor. Yüzler, ölümü hatırlatıyor. Yaşamaya yüzünüz var mı?

Yüzlerimiz, seyretmeye doyamadığımız manzaralar. Neler gizliyorlar acaba derinliklerinde? Ne yaparsak yapalım gizlenemiyoruz. Yüzümüz ele veriyor bizi. Yüzümüzü olmadık biçimlere soksak da anlam ağlarından kaçamıyoruz; içimizdeki çalkantılar yüzümüze vuruyor ve yakalanıyoruz. Yaşadıkları hayatla sorunları olanların durmadan yüzleriyle oynadıkları zor zamanlardan geçiyoruz. Yüzün parçaları yerli yerine oturtulmalı. Ama olmuyor, hayat bozuyor yüzlerimizi. Hayatlarını anlamlandıramayanlar, yüzlerine biçim vererek anlam yaratacaklarını sanıyorlar. Yüzler maskelerdir. Maskeler yüzeyin altında olup bitenleri saklayabilir mi? Hayat akıyor ve yüzümüz, en akışkan yüzeyimiz, akıntılarla durmadan dalgalanıyor. Ama kaskatı yüzler görüyorum her yerde. Selfie’lerin gülümseyen donukluğunun altında yaralı ruhlar var. Selfie’lerle kimlik üretimi. Kimlik ölü kabuktur. Selfie’ler ölümü hatırlatıyor.

Melih Cevdet Anday’ın dostlarıyla parkta çektirdiği bir fotoğrafa dair yazdığı “Fotoğraf” şiiri geliyor aklıma: “Ama ben hiç böyle mahzun olmadım/Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?/Oysa hayattayız hepimiz.” Evet, hepimiz hayatın çalkantılı sularındayız, ama fotoğraf ölü denizdir, ölümü hatırlatması o yüzden. Oysa yüzler, dünyanın tüm rüzgârlarına ve akıntılarına açık, dalgalı denizlerdir. Kimi zaman sakin, uysal, çarşaf gibi; kimi zaman hafif bir esintiyle dalgalanıyor; kimi zaman bir fırtınanın habercisi, patladı patlayacak. Bazen yüzeyinde farklı dip akıntılarının oluşturduğu anaforlar belirir. Fırtınalı suları andırır hiddetlendiğinde; bıraksanız hırçın dalgalar mekana yayılıp her şeyi yıkacak. Bazen neşeli dalgaların üzerinde bir martı gibi kanatlanır yüzün çizgileri. Bazen de korkunç dalgaların üzerinde uçan fırtına kuşlarını andırırlar. Bazen derin suların dipsiz karanlığı yayılır yüzlere. Yüzler durmaksızın dalgalanan yüzeyler. Fotoğrafta zaman donmuş, yüzlere de ölüm katılığı sinmiştir.

Portre, açık denizleri ölü denize çevirme sanatıdır. Portrelerde yüzler zamanın ve mekânın dışına taşınmış ve soyutlanmıştır. Bireyin inşasıyla birlikte ortaya çıktığı söylense de henüz Batılı anlamda bireyin ortaya çıkmadığı zamanlarda da portreler yapıldı. Ve ilk portreler bu dünya için değil, aksine öte dünya, yani ölüm için tasarlanmıştır. Öteki dünyadaki yolculuklarında ölüye eşlik etmeleri için. Mısır’da M.S. 1. ve 3. yüzyıllar arası yapılan ve “Fayyum Portreleri” olarak bilinen portreler, günümüz portrelerini andırsalar da sadece soyutlamalardır, hayattan tecrit edilmişlerdir. Tecrit: soyutlamanın eski dildeki karşılığı. Bu portreler ve portrelerin temsil ettiği yüzler, yaşamdan tecrit edilmiş ve öte dünyaya kapatılmış ölülerin yüzleridir. Fayyum portreleri, mumyaların kefenlerine dikilirdi. Anday haklı; resimde ölümü hatırlatan bir şeyler var.

Bedendeki arzu ve duygu hareketleri yüzün topografyasını akışkanlaştırıyor. Sanatçısı Bernini “Azize Terasa’nın Vecdi” heykelinde azizenin yüzündeki bedensel akışları mermere kaydetmiştir. Yine Barok dönemde yaşamış olan Fransız sanatçı Charles le Brun (1619-1690), Descartes’in “Ruhun Tutkuları” yapıtını modellerinin yüzlerine uygulamış, yüzdeki duygu akışlarına dair “Umut ve Korku” başlığını taşıyan bir dizi illüstrasyon üretmiştir. Le Brun’a göre ruhun tutkularını yüz kaslarından okumak mümkündü. Dolayısıyla yüz kaslarındaki değişimler doğru okuduğunda, bir bedendeki ruhun tutkuları ve duygu akışları kodlanabilirdi. Le Brun 14. Louis’nin hükümranlığında Versailles Sarayı’nda sanat programları düzenlemiş bir saray ressamıdır. Aynı zamanda Kraliyet Resim ve Heykel Müzesi’nin de başkanıydı. Günümüzde de kapitalist iktidar yüzlerin üretilmesi, kaydedilmesi ve arzu akışlarının kodlanmasıyla ilgileniyor.

Filmler, televizyonlar, gazeteler ve dergiler enformasyon akışlarını kontrol etmekle kalmayan, aynı zamanda yüz üreten ve kaydeden makinelerdir. Üretilen yüzlerden bir yüz seçip suratımıza geçiriyoruz. Toplum artık üretilen yüzlerle denetleniyor. Yüzümüz, üzerinde sayılar ve kodlar taşıyan kredi kartlarıdır. Denetim toplumu, kapatmaya gerek duymuyor artık, yüzlerin enformasyon akışını kodlayarak iş görüyor. Yüzlerimiz, üzerinde numaramızın yazılı olduğu kimlik kartlarımız. Yüzümüzü biz üretmiyoruz, bize veriliyor. Yüzler, ölümü hatırlatıyor. Yaşamaya yüzünüz var mı?

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız