Yaşayan ölüler diyarından manzaralar
CÜNEYT CEBENOYAN CÜNEYT CEBENOYAN
Yönetmen Roy Andersson imzalı filmin bir sahnesi, Batı uygarlığının ne kadar insanlık dışı olabildiğini, bir sürü politik filmden çok daha sert bir biçimde anlatıyor

İNSANLARI SEYREDEN GÜVERCİN

Sabit bir kamera, neredeyse sabit ifadeli insanlar ve sabit bir varoluş hüznü: Roy Andersson sinemasının sabitleri bunlar. Bunlara acı bir gülümsemeyi de eklemek lazım. Filmin isminin çağrıştırdığı gibi yukardan, mesafeli bir bakışı var Andersson’un ama garip bir biçimde “tipler”ine (karakter demek zor onlara) empati duyurmayı da başarıyor. Tabii empatiyi hak edenlere. Çünkü etmeyenler de var bu filmlerde. Safi kötülük de var. ‘İnsanları Seyreden Güvercin’in (İSG) bir sahnesi, Batı uygarlığının ne kadar insanlık dışı olabildiğini, bir sürü politik filmden çok daha sert bir biçimde anlatıyor.
İSG, Andersson’un “yaşayanlar” üçlemesinin diğer iki filmi gibi (‘İkinci Kattan Şarkılar’, ‘Siz, Yaşayanlar’) epizotlardan oluşuyor. İSG’de film boyunca ilişkilerini izlediğimiz iki seyyar pazarlamacı bu epizotları birbirine bağlıyor. Şaka aksesuarları pazarlayan ve insanları eğlendirmeyi istediklerini söyleyen bu iki pazarlamacının halleri içler acısı. Mallarını pazarlamaya çalıştıkları insanların halleri de genellikle öyle. Refah ülkesi İsveç’in yoksulları bunlar. Kiralarını ödemekte zorlanan, kıt kanaat geçinen, kahkaha efekti duymazlarsa gülecek bir neden göremeyecek haldeki insanlar.
Bu insanlar acınacak haldeler ama bu sadece ekonomik koşullardan dolayı değil: Yerde kalp krizinden ölü halde yatan bir adam varken, adamın içmeye fırsat bulamadığı birasını ne yapacağını düşünen tezgâhtar ve o birayı içmeye gönül düşüren başka bir müşteri, insanlığın halini özetliyor. Acı acı gülümseten sahneler bunlar. Kapitalizmin meta alışverişi üzerinden kurulan ilişkileri, insanlar arasındaki ilişkilerin de özünü belirlemiş bu dünyada.


Renksiz ve durağan bir yolculuk
Fakat İSG belirli sınırlar içinde yol alan bir film değil. Yani, stilize bir gerçekçilikle sınırlı değil. Zaman içinde özgürce seyahat ediyor, bir başka yüzyıldan insanlar bu yüzyıla geçebiliyor ya da film aniden bir müzikale dönüşebiliyor. Carax’ın Kutsal Motorlar’ından çok daha etkileyici ve kapsayıcı bir seyahat İSG’nin sunduğu. Ama çok daha soluk benizli, renksiz ve çok daha durağan bir yolculuk bu.
Ve daha da acımasız. Bir maymunla yapılan deney sahnesini seyretmek gerçekten çok güç çünkü gerçekten acı çeken bir hayvan var perdede. Belki de sırf bu sahnenin etkisiyle filmden soğuduğumu da itiraf ediyorum. Evet, insanlar hayvanlara çok kötü davranıyor ama gerçek vahşet, kurmaca bir filmde görmek istediğim bir şey değil.
İnsanlar insanlara da çok kötü davranıyor. Yazının başlarında söz ettiğim sahnede sömürgecilik üzerinden filmin gariban pazarlamacı kahramanlarına da sorumluluklarını hatırlatıyor yönetmen: Bu içinde yaşadığımız refah toplumu, canavarlıklarına göz yumduğumuz, hatta hizmet ettiğimiz bir sistemin ürünüdür! Yani siz yaşayanlar, siz de sorumlusunuz! Dünyanın en büyük silah üreticilerinden, sosyal demokrasinin beşiği İsveç de sorumlu.
İSG’den birçok sahne akılda kalıyor: Flamenko dersi sahnesi veya şiir okumaya çalışan obez kızın öğretmeninin “iyi niyetli” müdahalesiyle acıklılaşan performansı gibi. Filmi sever misiniz sevmez misiniz bilemem ama mutlaka seyredin derim. Venedik’te Altın Aslan aldığını da hatırlatalım.
Son bir not. O kuş, güvercin değil kumru. Her şey bir yana sesinden belli. Ne fark eder bilmiyorum ama öyle. Zaten İsveççesinde de kumru deniyor. İngilizcedeki çeviri hatası bize de sirayet etmiş.

***

İKİ GÜN VE BİR GECE

Umutsuzca umutlu

Dardenne Kardeşler tıpkı Ken Loach gibi sinemanın toplumsal vicdanı olmayı sürdürüyorlar. Bu iki yönetmen her zaman ezilenlerin yanında ve onların hikâyelerini anlatarak, yaşadığımız kapitalizm cehennemine karşı mücadeleyi sürdürüyor. Umutsuzlar aslında ama umudu yine de elden bırakmıyorlar.
‘İki Gün ve Bir Gece’ (2G1G) basit bir konuyu işliyor. Depresyon nedeniyle işinden epeyce uzak kalmış olan Sandra’nın (Marion Cotillard) kaderi hakkında patronu işyerinde bir oylama yaptırıyor. Ya Sandra işine devam edecek ve işçiler prim alamayacaklar ya da patron Sandra’yı işten çıkaracak ve geride kalanlar biner avro prim alacaklar. Oylamada işçilerin ezici çoğunluğu biner avro prim almayı seçmiş ve işten çıkarılacağı Sandra’ya bildirilmiştir. Film bu noktadan sonra başlıyor.


İnsan kalmak
Ama işyerinden bir arkadaşının ve kocasının ısrarıyla Sandra, patronunu yeni bir oylama yaptırmaya ikna eder. Ve Sandra kendisine her açıdan çok zor gelen bir misyona soyunur. İş arkadaşlarını tek tek dolaşacak ve onları biner avrodan vazgeçirip, kendisinin işte kalması yönünde oy kullanmaya ikna etmeye çalışacaktır.
Bu süreçte Sandra her tip sorunla ve karakterle karşılaşacak, bazen heyecanlanıp, bazen depresyona düşecektir. Bin avro her çalışan için önemlidir. Sendika falan söz konusu değildir. Her koyun kendi bacağından asılacak duruma getirilmiştir. Kapitalist sınıf, işçi sınıfı karşısında zafer kazanmıştır. Ama yine de mücadele etmek gerekir. İnsan kalmak için bile bu asgari koşuldur.
2G1G, Dardenne’lerin en iyilerinden değil. Sandra’nın kocasıyla ilişkisinin iniş çıkışsızlığı, karşılaşmaların her birinin değişik olmakla birlikte yine de benzerliği filmi zayıflatıyor. Fakat film yine de kaçırılmaması gereken filmlerden. Cotillard özellikle çok iyi.

***

Beşiktaş Belediyesi’nden talebim var
 

Levent’te Beşiktaş Kültür Merkezi Onat Kutlar Sineması adlı bir merkez var. On beş yıllık Leventli olarak benim hayatımda da yeri olan bir merkez burası. Belediye CHP’ye geçtikten sonra bu kültür merkezi çok uzun süre atıl kaldı. Neyse ki son yıllarda yeniden canlandı. Her çarşamba belgesel gösterimleri, her hafta bir Türk filmi gösterimiyle yeniden eski seyircisine kavuştu. Cuma akşamları bu yerli filmlerin gösterimine yönetmenler de katılıyor ve seyirciyle sohbet ediyorlar. Bütün bunlar çok güzel, üstelik ücretsiz.
Fakat yetersiz. Beşiktaş büyük bir belediye. Onat Kutlar Sinema Salonu adını verdiği yerde kuşkusuz çok daha iyi koşullarda film gösterebilir ve göstermeli de. Oysa merkezdeki gösterimlerin, evde blu-ray çalardan film seyretmekten farkı yok. Merkezde profesyonel bir sinemanın sahip olması gereken DCP gösterici yok. Filmler blu-ray’den gösteriliyor. Ses sistemi de kötü. Sonuç olarak da hem ses hem de görüntü kalitesiz. İstanbul’un en değerli yerlerinden birinde böyle bir merkezi bu koşullarda işletmek, eldeki fırsatı heba etmektir. Ayrıca Onat Kutlar’ın anısına da yakışmıyor.
Bir sorun da merkezde wi-fi olmaması. İnternet şifresi sorduğumda, müşterilere vermiyoruz dendi. Çevredeki cafeler, lokantalar bile bu hizmeti sağlayabilirken, belediye de kuşkusuz bu hizmeti sağlayabilir. Arz ederiz.