Yatak çarşafındaki kıvrımlar
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL

Mümkün dünyaların en iyisinde yaşıyoruz. Zihinleri ve bedenleri merkeze bağlı kuklaların katliamlarına, neoliberal iktidarların, güvencesiz ve dayanışmadan yoksun insanı ve doğayı iliklerine dek sömürmesine rağmen, mümkün dünyaların en iyisinde yaşıyoruz. Bunu ben söylemiyorum, Leibniz söylüyor; soyut ve aşkın bir iyi kavramının iflas ettiğini, yeni ve iyi bir şey üretilecekse mümkün olan bu dünyanın içinden çıkacağını vurguluyor.

Soğuk bir kış gecesi; Kadıköy’ün ıslak sokakları ve tüm rüzgârlara açık Rıhtım Caddesi. Yeldeğirmeni’ne doğru kıvrılıyorum; loş bir sokakta, bir binanın alt katının camında “Neslihan Koyuncu/Haneden” yazısı dikkatimi çekiyor. Duvarlardaki resimlerden, yerdeki nesnelerden içeride bir olayın gerçekleştiği anlaşılıyor. Sanat bir olaydır; bildik ve beklenen tekrarlardan oluşan gündelik yaşam koşuşturması içinde, ortaya çıkmasıyla birlikte durmak ve düşünmek zorunda kaldığımız bir olay. Her gün karşılaştığımız, kullandığımız gündelik nesneler üzerine pek kafa yorduğumuz söylenemez. Sanat, bu gündelik nesneleri geçici olarak kullanım dışına çıkararak bir duyumsama nesnesi haline getirebiliyor. Gündelik yaşamın olguları sanatın olayına dönüştüğünde, bildiğimiz tüm ezberleri ve klişeleri terk edip, mevcut gerçekliğin içindeki virtüel, yani gizilgüç olanı keşfedebiliyoruz.

Genellikle görünmez kılınmış bir kadın emeği olan ütü yapmak, hayatın kırıştırdığı, kıvrımlaştırdığı giysileri, kumaşları düzleştirmeye adanmış, bitip tükenmez bir tekrardır. Yaşam kıvrım üzerine kıvrım, kıvrım içinde kıvrım yaparak ve kıvrımları açıp kapayarak gelişip serpilirken, bizler bir karşı eylem olarak kıvrımları düzleştirmeye çalışıyoruz. Neslihan Koyuncu’nun ütü masalarından oluşturduğu merdiven, iktidarın kadına ev içinde biçtiği kariyerin basamaklarını gösterdiği kadar, bir evcilleştirme sahası olarak evin, iktidarın üretildiği yer olduğunu da belli ediyor; kıvrımlarla çeşitlenmiş yaşamın üzerinden bir silindir gibi geçen iktidarın. Kendimizi dış dünyadan ayırdığımız evlerin dört duvarı arasında, sadece iktidara açılan bir pencere olan televizyonu seyrederken, dayatılan mevcut gerçekliği, ritüelleri hiç sorgulamadan tekrarlıyoruz. Ev, yaşamın kıvrımlı yapısından kaçıp sığındığımız ve iktidarın ütü masalarında yaşamın kıvrımlarını düzleştirdiğimiz bir iktidar yeridir.

Toplumu bir üretim çiftliği gibi tasarlayan iktidar açısından yatak odalarımızdaki çift kişilik yataklar da kuluçka makinelerine dönüşüyor birden. Sanatçı, iki bedenin birbiriyle kıvrımlaştığı sevişme eylemini mekanikleştirmiş. Mahremiyetin göstergesi olan tülün altında bir hareket var; komodinlerin çekmeceleri durmadan birbirlerinin içine girip çıkarak mekanik bir üretim bandındaki hareketi yineliyor. Oysa duvarda yer alan yatak fotoğrafları, bedenlerin çarşaflarda bıraktığı izleri gösteriyor. Sanatçı bu kıvrımları çizerek görünür kılmış. Kıvrımlı organik bedenin inorganik maddede bıraktığı kıvrımlar, kıvrım üstüne kıvrım. Kar taneleri nasıl birbirine benzemiyorsa, bedenlerin çarşafta bıraktığı kıvrımlar da birbirine benzemiyor. Kıvrım, düz çizginin bükülmesi. “Bükülme, çizginin ya da noktanın saf Olayıdır, Virtüel olandır” diyor Deleuze, ‘Kıvrım/Leibniz ve Barok’ adlı kitabında. Yaşam durmaksızın kıvrımlar yaparak, kıvrımları sonsuza taşıyarak, organik olanla inorganik olanı bir kıvrım denizinde buluşturuyor.

Düz çizgiler birbirine benzer, ama kıvrım farklılaştırır. İçinde farklı olanı saklayandır. Mizahın gücü, tüm düz çizgileri bükmesinden, gizil güçleri duyumsatarak neşeyi çoğaltmasından gelir. Charlie Hebdo katliamı, kıvrıma yapılmış saldırıdır. En mahremimizdeki kıvrımlarda saklıdır gizil güçlerimiz ve mümkün dünyaların en iyisi. Bu kıvrımlardan yayılan kahkahalarda boğulacaksınız!