Yaygın medyanın “Ağar”an yüzü!
ŞEYHMUS DİKEN ŞEYHMUS DİKEN

Hafızama güvenerek yazıyorum, 1992 Ağustos ayı olmalı. Şırnak, PKK baskını sonrası PKK gerillalarının çekilmesi sonrası üç gün boyunca güvenlik güçlerince ateş altında tutulmuş adeta taammüden cinayete kurban gitmiş bir şehir görüntüsündeydi. Basın, Şırnak’tan sürekli haberler veriyordu.

 

Anılan günlerde acil yardım malzemelerini birkaç arkadaşla Şırnak’a götürenlerden biriydim. Şırnak’ın o yıllarda belediye başkanı olan arkadaşım Ahmed Hamdi Yıldırım’ın ısrarı üzerine evine misafir olmuştuk. “Öğlen yemeğini bizde yemek zorundasınız, yoksa aç kalırsınız. Ne lokanta ne de otel bulma şansınız yok. Çünkü Şırnak gördüğünüz gibi yarasını sarmak için çareler arıyor” demişti. Sonra evinin bodrum katında eşinin ve çocuklarının güvenlik güçlerinin silahlarından atılan kurşunlardan korunmak için sığındıkları mahzen gibi yeri ve duvarlardaki kurşun, roket izlerinin deliklerini göstermişti.

Yemekten sonra adı “Cumhuriyet Meydanı” olan ama meydanda tüp kamyonunun bile yanmış halinin bir köşede durduğu alana gıda ve acil yardım kamyonlarını sıralamıştık (üç kamyon). O sırada alana Olağanüstü Hal Bölge Valisi Ünal Erkan ile dönemin Erzurum Valisi Mehmet Ağar gelmişti. Kendilerinden gayet emin ve vakur bir eda ile adeta “Buraların, mülkün sahibi biziz. Bizden sorulur” kudreti ve vakarlığı hâkimdi.

 

İlk kez o alanda, Şırnak’ın Cumhuriyet Meydanında soyadı “Ağar” olan ama aslında karanlığın yüzü Mehmet Ağar’ı yakından gördüm. Kısa bir süre sonra Emniyet Genel Müdürü olacak ve onun genel müdürlüğü dönemiyle birlikte yeni bir dönem başlayacaktı. Tarihe “Faili Meçhul Cinayetler Dönemi” olarak geçecek ve yaklaşık dokuzyüz dolayında cinayet onun döneminde işlenecek. Nerdeyse hiçbirinin failleri de “bulunamayacaktı”.

Sonra Ağar politikaya atılacak, daha sonra malum Susurluk “kaza”sı patlayacak ve yine yeni bir dönem başlayacaktı.

 

Uzunca yıllar süren yargılamaların, sorgulamaların sonunda,1993-96 yılları arasında; “Cürüm işlemek için silahlı teşekkül oluşturmak”, “Gıyabi tutuklu sanık Abdullah Çatlı'nın saklı bulunduğu yeri bildiği halde yetkili mercilere haber vermemek” ve “gizlenmesine yardım etmek”, “Yasalara aykırı olarak Abdullah Çatlı ve Yaşar Öz'e silah taşıma izin belgesi vermek” ve “hususi damgalı (yeşil) pasaport verilmesini sağlamak suretiyle görevi kötüye kullanmak” suçlarından 15 Eylül 2011 günü; Ankara Özel Yetkili 11'inci Ağır Ceza Mahkemesince; Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Parti Liderliği, Valilik ve Emniyet Genel Müdürlüğü yapan Mehmet Ağar'ın "suç örgütü yöneticisi" olduğuna karar verdi ve Susurluk davasında 5 yıl hapse mahkûm etti. Şimdi özel ayrıcalıklarla konuklar için helikopter pisti dahil yeniden dizayn edilen Aydın ilinin Yenipazar cezaevinde yatıyor Mehmet Ağar.

 

Sıkça konuk ağırlıyor Yenipazar. Belki günün birinde o cezaevinin “Ağar”lı yıllarına ait arşivi birilerince incelemeye alınır da, kimler ziyaretine gelip gitti diye bir özel araştırma ve haber konusu olur, kim bilir.

Bütün bunları neden yazdığımı aslında ben de pek bilmiyorum. Ama bu ülkenin “kara bahtlı, kem talihli” halkları çok biliyor ki, bu “kara yüzler- karanlık yürekler” bu ülkenin şeceresinde hep var oldu. O karanlık yüzler ne yaptılarsa, “devletin bekası için” yaptıklarını sürekli beyan ettiler.

 

Şimdi yaygın medyanın etkili çevreleri Ağar’dan Kürt Sorununun çözümüne dair “rapor” bekliyorlar. Sormak gerekmez mi, ne raporu! Adam sorunun çözümsüzlüğünün en etkili aktörlerinden biri. Gerek bürokrat, gerekse siyasetçi olarak adıyla anılan “Ağar”lı yılların sorumlu faili. Bu suçlardan yargılanmış ve hüküm giymiş yatıyor. Bir de rapor mu verecek.

 

Kanımca medyaya düşen şu olmalı! Ağar’dan bir Kürt Raporu beklemek yerine itiraflarını yazmasını talep etmek. Bu hem Ağar’ın vicdanını, eğer hâla o vicdanın zerresi kalmışsa, tazeleyecek. Hem de adına mecliste komisyonlar kurulan faili meçhuller döneminin dosyasının yeniden açılmasını sağlayacak.

İnanıyorum ki, bu bilinenlerin bir de “Ağar”ca tekrarı olacak bir rapordan daha “hayırlara vesile” olacak bir itiraf olacak. En azından “Devletin bekası adına bin operasyon” yaptığını gururla dillendiren bir güvenlikçinin akıbeti açısından da doğru bir iş olacak.

Bir zamanlar babası Elazığlı Zülfünün polisliği nedeniyle Diyarbakır’da talebe olan ve Diyarbakırlı Kürt arkadaşlarıyla Diyarbakır küçelerinde top koşturan Mehmet Ağar belki bu vesileyle hayatında bir kez için de olsa “bin operasyon”un itirafının tarihe kayıt düşülmesine sebep olur.

 

Çünkü Mehmet Ağar da bilir ki; “(kaba) gerçek çirkindir rahatsız edici ve düşündürücüdür. Tıpkı direklere geçirilmiş kafatasları gibi…”* ya da enselerinden tek kurşunla infaz edilmiş bin operasyonun toprak altında kemikleri sızlayan mağdurları gibi…

 

*Joseph Conrad, Karanlığın Yüreği.