Yaz aşkları ve Gezi âşıkları
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL

Aşk bağlantı kurmanın yeğinleşmiş, yoğunlaşmış halidir. Sadece bedenleri değil, yaşanılan zamanı ve mekânı da yoğunlaştırır. Marcel Proust ne güzel tanımlamış aşkı: “Aşk duyarlı hale getirilmiş zaman ve mekândır.” Mekânın ve zamanın tüm kuvvetleri, bedenlerin kuvvetleriyle birlikte çalışarak bir mucize gerçekleştirirler: Yoğunlaşmış arzu akışlarıyla bedenler arasında yeni bağlantıların kurulması. Aşklar birbirine benzemez ama. Yaz aşkları vardır, bir de Gezi aşkları. İkisi arasında dağlar kadar fark vardır. Yaz aşklarında mekân bir dekor işlevi görür sadece. İki beden arasındaki bağlantının gerçekleştiği sabit bir dekor olarak mekân. Bu dekor genelikle bir sayfiye yeridir. Yaz aşkları yere ve zamana özgüdür kısadır. Başka yer ve zamana taşınmaları zordur. Âşıklar tekrar bir araya geldiklerinde o yerin ve zamanın büyüsünü yakalayamazlar. Gezi aşkları ise direnişin aşkıdır, zamanı ve mekânı aşan, aşındıran aşk. Sabit bir dekor yoktur artık ve zaman hep ileriye akan o çizgisel özelliğini yitirmiş ve yoğunlaşmıştır. Geziyle birlikte her yerin aşk olduğunu öğrendik ve her yerin direniş; daha doğrusu aşkın bir direniş olduğunu. İktidarın kompartımanlara ayırıp mekânsallaştırdığı zamanın ve mekânın duvarları yıkılmış, yeni bağlantılar icat edilmiştir. Aşk hiç olmadığı kadar zaman ve mekânın içinde yayılarak bağlantı kurulacak yeni arzu nesneleri keşfetmiştir.

KOLEKTİF BİR AŞK

Robert Doisneau’nun Life Magazine için 1950’de Paris’te çektiği ve Paris’in bir ikonu haline gelen öpüşen sevgililerin görüntüsü yaz aşklarına örnektir. Aşkı ancak Paris’te, sabit bir dekorun önünde yaşayabilirsiniz mesajı verilir size, kent aşkın bir dekoru haline gelmiştir. Kendi üzerlerine kapanmış aşıklar, bir de dekor olarak mekânın ve zamanın içine hapsolmuşlardır. Gezi ise direndiğiniz her yerde yaşabileyeceğiniz türden bir aşktır. Çokluğu ayrıştıran duvarların yıkıldığı ve aralarında yeni bağlantıların icat edildiği, mekânın ve zamanın duyarlı hâle geldiği bir aşktır. Mekânın, zamanın ve bedenlerin kuvvet akışlarıyla birbirlerini biçimlendirdiği aşk. Gezi’de bedenler bir yıldız gibi içeriden dışarı doğru yanarak kendi mekân ve zamanlarını yaratırlar ve yaratılan bu zaman ve mekânı, yaz aşklarında olduğu gibi kendi üzerlerine kapanmış bireysel aşklar değil, olabildiğince duyarlı hâle gelmiş tüm bedenlerin birbirine bağlandığı kolektif bir aşk işgal etmiştir. Artık bedenleri zaman ve mekândan ayırt etmek imkânsızdır.

İktidarın bireyler arası ilişkileri düzenlediği baskıcı anlayışını kırdığınız her yer aşka ve direnişe dönüşecektir. Aşk iki birey arasında özelleşmiş bir ilişki olmaktan çıkar. Bireyler, devletçi anlayışın sınıflandırabileceği tikeller olmayı bırakmış tekillikler haline gelmişlerdir. Deleuze tanımıyla tekillikler: “Dönüm ve bükülme noktalarıdır; ergime, yoğunlaşma ve kaynama noktaları; gözyaşı ve neşe, hastalık ve sağlık, umut ve kaygı noktaları, duyarlı noktalardır.” Duyarlı hale gelen toplumsal bedende aşk artık iki birey arasında vuku bulan bir olay değildir; duyumsayan bedenlerin birbirine bağlandığı toplumsal bir orji halini almıştır; binlerce bedenin birbirine bağlanarak, birlikte yanarak kendi mekân ve zamanlarını yarattığı bir orji. Gezi bir orjidir.

Gezi’nin en güzel karelerinden biri. Alev alev yanan bir barikatın arkasında el ele tutuşmuş bir çift; kolektif aşkın görsel hâli. Aşkın yaşamdan koparmadığının, bedenleri birbirleri üzerine kapatmadığının, aksine zamanda ve mekânda yepyeni duyarlılıklar yarattığının görsel kanıtı. Kentin sabit dekoru yıkılmış, yerini yanan bedenlerin tutuşturdukları ışıyan mekân almıştır. Bedenleri ayrıştıran duvarların çöktüğü bu ânı William Blake dile getirmişti: “Bir kum tanesinde dünyayı görmek... Ve tutmak sonsuzluğu avucunuzun içinde.” Herkesin kum tanesine dönüştüğü ve birbirinde sonsuzluğu yakaladığı o müthiş duyarlılık; Gezi’nin aşk hali.