“Yaz bitti…”
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Yağmurlu bir sabah… Kesin trafik felç olmuştur, bir yerleri su basmıştır. Her şeyde önce kötü şeyler geliyor akla, kötü yönetilen bir ülkedeyiz çünkü ve sürekli kötü şeyler geliyor başımıza. “Ama bak işte yağmur yağıyor, hadi gülümse” diyorum kendime, gülümsüyorum. İçimden Murathan Mungan’ın “Yaz Bitti” şiirini mırıldanıyorum sonra: “bir zamanlar okumuş olduğunuz kitapları özlersiniz / sıcak odaları, beyaz, temiz yastıkları / ahşap pancurları / yaz bitti / bitmeyen şeyler kaldı geride…”

Yaz bitti… Vedat Türkali’nin ardından Tarık Akan’ın vedasıyla… Son yıllarda, ölüm acısı sadece ölümle ilgiliymiş gibi gelmiyor bana. Onların gidişi, hayatımda eksilen şeyleri fark ettirdiği için daha bir ağırlaştırıyor hüznü.

Yaşadığımız şey, bir dönüşüm ya da yeniden yapılanmadan ziyade büyük bir kriz. Ne var ki bu krizi tanımlamak için eski siyasi teoriler yetersiz, yenileri içinse emek harcayan az…

Vaneigem, “her insanın yüreğinde, kapısını sadece zihnin ve rüyaların bulabileceği gizli bir odadan” bahseder “Gençler İçin Hayat Bilgisi” kitabında. “Tüm çocuksu özlemlerin gerçekleştiği, dünyanın ve benliğin iç içe geçtiği sihirli bir çember”den… Sanki, o gizli odaların çoğunun kapısı kilitlenmiş ve karanlığın içinde yapayalnız kalmış insanlar ışıltılı bir salona kapatılıp, ahlak ve otorite aracılığıyla dünyayı ve benliği birbirinden ayıran hipnotik bir uykuya yatırılmışlar. Eğer sanatçıların ve devrimcilerin en önemli görevi nedir diye sorsalar, o salonun kapısını kırmak derim. Sanki bu olmadan, herkes kendi yüreğindeki o gizli odaya ulaşmadan, ne yapılsa boş, ne söylense faydasız.

Lazzarato’nun bugünlerde çıkan “Göstergeler ve Makineler” kitabında yazdığı gibi, her birey, günümüzde birer işletmeye dönüştürülüyor, sürekli verimlilik ve risk hesabı yapmaya, haset ve korkunç bir yalnızlıkla boğuşmaya zorlanarak. Bir yandan bireysel ve toplumsal travmalar, çaresizlik ve umutsuzluk, bir yandan yaratılan korku atmosferi, düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskı… Kendi insan modelini yaratan bu ekonomik ve siyasal gidişatta, masumiyet, sahicilik gibi şeylere de yer kalmıyor. Öyle şeyler yaşandı ki, bir gece ansızın üzerinizden savaş uçaklarının uçabileceğini, intihar bombacılarından birisinin geçtiğiniz sokakta kendisini patlatabileceğini biliyorsunuz. Asılsız bir ihbarla hapse atılabileceğinizi ya da işinizden olabileceğinizi de biliyorsunuz. Metrobüste yolculuk yaparken, yanınızda oturan kadının yüzüne tekme ya da asit de atabilirler. Yaşadığımız şey, bir dönüşüm ya da yeniden yapılanmadan ziyade büyük bir kriz. Ne var ki bu krizi tanımlamak için eski siyasi teoriler yetersiz, yenileri içinse emek harcayan az…

Yağmurun altında yürürken, kendi gizli odamı düşünüyorum. Odadan çok, deniz kenarında bir kulübe. Duvarlarında yaşadığım anlarla ilgili fotoğraflar, raflarda okumuş olduğum kitaplar ve çocukluğumdan beri biriktirdiğim kutular içindeki hayaller… Tek korkum, o hayallerin eksilmesi, zarar görmesi. Hayallerime zarar verecek tek şey, kendime olan inancımı yitirmek, buna neden olacak umutsuzluk... İnsan, kendi yüreğine bakmadan ve sormadan, bu dünyaya dair hiçbir şeyi anlayamaz, çünkü kimse başkasının hakikatiyle var olamaz. Vaneigem, aslında bu büyük krizden çıkış yolunu gösteriyordu yazdıklarında: “Bireysel yaratıcılık, toplumsal hayatın merkezi hâline gelmedikçe, insanın tek özgürlüğü yok etme ve yok edilme özgürlüğü olacaktır.”

Sonunda balıkçılar kahvesine ulaşıyorum, ıslanmış, sırılsıklam… Dilimde “Yaz Bitti” şiiri: “zaman usulca sıyrılır aramızdan / ta içimizde duyarız gelecek günlerin geçmişini / başka ne gelir elimizden / büyük bir uzaklığa gülümseyerek / geçiştiririz ıskaladığımız şeyleri / yatıştırır rüzgârlar / dışavurur içimizdeki lodosu, poyrazı, günbatımlarını / saklar bizi…”