Yazar Emrah Polat: “Yaşadığımız dünya, hepimizi maalesef ikiyüzlü olmaya zorluyor”
30.04.2017 11:33 BİRGÜN PAZAR
“Gazetelerin üçüncü sayfalarını açın, orada benim anlattığım hikâyelerden daha ‘karanlık’ bir hayat bulur ve ‘Yok artık!’ dersiniz. Ama böyle, hayat böyle; aydınlık gözükürken bile karanlık”

Çınar Yaman

Emrah Polat, kasvetli ve karanlık hikâyeleri kendine has bir üslupla anlattığı romanlarıyla biliniyor. “Yüzler” adlı romanı, yeni bir edisyonla İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Bu vesileyle yazarla, kitabı ve genel olarak edebiyatı konuştuk:

» Yüzler’in yeni halinde kitabın neredeyse yarısının değiştiğini söylüyorsunuz. Bu sıkça rastlanan bir durum mudur?
Doğrusu sık rastlanıyor mu bilmiyorum ama romanın önceki basımında içime sinmeyen yerler vardı. Bunları değiştirmek istiyordum. Bundan sonra böylesine kapsamlı bir değişiklik yapacağımı sanmıyorum ama söz dizimi, sözcük seçimi gibi kısmı sayılabilecek değişiklikler yeni baskılarda oluyor; nihayetinde romana “kutsal metin” muamelesi yapmamak gerekiyor.

» İki yüzlülük kavramı için romanın önemli teması diyebiliriz sanırım. Düşünceleriniz nedir iki yüzlülük hakkında?
“Hepimiz en az iki yüzlüyüz!” tezinin doğruluğuna inanırım; söylediğimizle yaptığımız, söylediğimizle demek istediğimiz arasındaki farkları düşünelim. Bunlar hep iki yüzlülüğün tezahürüdür aslında. Modern toplumun bireye dayatması ikiyüzlülük. En basitinden çalışırken bir yüzümüz var, arkadaşlar arasında başka, evde başka… Ayrıca düşününce, bulunduğumuz ülkede hayatta kalabilmek için genelin tavrı, maalesef ikiyüzlü davranmak. Yani, olanı biteni görmezden gelmek, insani acıları yok saymak. Ve bunlar son derece “başarılı” bir biçimde meşrulaştırılıyor. Yaşadığımız dünya, hepimizi ikiyüzlü olmaya zorlayan bir dünya aslında.

» Tezgâhta yeni bir roman var mı?
Var. Bir buçuk yıldır üzerinde çalışıyorum. Temel hikâyesi oturdu. Sanırım seneye bitecek. Yazarken insan belirli bir aşamadan sonra “vites yükseltiyor”; hızlı çalışıyor, şimdilerde o aşamadayım. Romana kaldığım yerden devam etmek için sabırsızlanıyorum… Ankara’da geçen bir roman gene. Kara bir hikâye. Esasen, belirli bir soyutlama seviyesinden bakınca Marquez’in “Bir kaçırılma Öyküsü” adlı romanıyla benzerlikler taşıyor; “gerçek” bir olayın farklılaştırılarak olabildiğince “lezzetli” biçimde yazınsallaştırılması bağlamında söylüyorum bunu.

» Böyle sorulur mu bilmem ama “ikiyüzlülük skalası” yapsanız, karakterler nasıl sıralanır sizce?
Evet, zor bir soru oldu benim için… Sanırım üç karakterden en ikiyüzlüsü Arif; çünkü bilerek, isteyerek ve sinsice yapıyor bunu. Sonra Nazım geliyor, cinsel açlığından kaynaklanıyor ikiyüzlülüğü, ama onda masum ve çocuksu bir yan bulunduğu için ikiyüzlülüğü göze batmıyor. Bence en az ikiyüzlü olan karakter Orhan. O dürtüsel ve kontrolsüz biri. Farklı bir sınıfsal ve kültürel mensubiyeti var. Çoğunlukla aklına geleni yapıyor. Gerçek hayatta Orhan gibi insanların fazlaca yaşama şansı yok; bir biçimde “terbiye edilirler” ya da yok olurlar. Hayat, benim sevdiğim roman ve filmlerdeki gibi, maalesef çok acımasız.

» Kitabın sonu beni hayli etkiledi doğrusu. Ağladım desem yeridir, tek bir seferde yazılmasa bu kadar etkili olmaz. Tek bir seferde yazılsa da taşlar bu denli yerli yerine oturmaz. Ne düşünüyorsunuz romanın sonu hakkında?
Çok teşekkürler yorumunuz için. Aslında romanın sonunu annemle çalıştım. Benzeri travmatik bir olay başından geçtiği için, onun anlattıkları samimi oldu. Annem, yaşadığı bir olayı hikâye etmeyi çok sever, iyi de becerir bunu; parantezler açar, doğal bir dramatizasyon yeteneği vardır… Elbette sözlü anlatıyla yazılı anlatı arasında ciddi farklar bulunuyor; hikâyenin üzerinde yoğunluklu ve kademeli bir yazınsal işçilik gerekiyor ki anlatılan hikâye -gerçek anlamda- “senin” olabilsin.

» Köpek Adamlar, Alocu Tilki’nin Serencamı, Yüzler… Hep “karanlık” hayatları resmediyorsunuz. Biraz da edebiyattan, yazarlıktan ne anlıyorsunuz, bahseder misiniz?
Aslında çok karanlık olduğunu düşünmüyorum ben, ama çoğu insanın anlatmadığı roman konuları bunlar… Bunu da biliyorum. Çok az insan yalı katında oturup, şarabını yudumlayarak boğazı seyretme ayrıcalığına sahip. Asıl hayat, belki de karanlık denilen hayat, yaşadığımız hayat. Günlük telaşlar… Gazetelerin üçüncü sayfalarını açın, orada benim anlattığım hikâyelerden daha “karanlık” bir hayat bulur ve “Yok artık!” dersiniz. Ama böyle, hayat böyle; aydınlık gözükürken bile karanlık.

» Ankara, “Yüzler”in her satırına siniyor, ama bilinen Ankara değil burası. Bir söyleşinizde Ankara’da yaşadığınızı söylüyorsunuz, bu kentle kurduğunuz ilişki nedir?
Aslında sevgi ve nefret ilişkisi. Hem her şeye rağmen çok seviyorum Ankara’yı hem de ondan nefret ediyorum. Bir tür gönüllü mecburiyet benimkisi; kırk yıldır evli olanların yaşadıkları durum gibi yani… Romanlarımda Ankara güzellemesi yapmam; “Buralar hep dutluktu!” benzeri bir laf olmaz bende mesela. Nostalji duygusunu, günlük yaşamın travmatik anları bağlamında ele almaya çalışıyorum romanlarımda ve esasen “eski güzel günler…” hayıflanması çerçevesinde yapmamaya gayret ediyorum bunu.