Anasayfa BİRGÜN PAZAR Yazar İnci Aral: Aşk eskiden bir gelecek tahayyülüydü

Yazar İnci Aral: Aşk eskiden bir gelecek tahayyülüydü

Yazar İnci Aral’ın son kitabı Aşkın Güzelliği, Kırmızı Kedi Yayınevi etiketiyle raflardaki yerini aldı. Usta yazar Aral, deneme türündeki kitabında aşkın birçok halini anlatıyor. Yer yer çağımızı eleştiriyor, yer yer geçmişi özlemle anıyor. Ama her ihtimalde de ‘Aşkın Güzelliği’nden bahsediyor. Aral’la bir araya geldik hem aşkı hem de kitap haricinde sanatçı-devlet ilişkisini konuştuk.

► Aşkın zamanlarından konuşursak 30-40 yıl önce aşk yaşamakla şimdi aşk yaşamak arasındaki farkları nasıl görüyorsunuz? Var mı aşkta bir değişim?

Çok fazla var. Zaten kitabın sonunda ‘Aşk ve Kaos’ bölümünde bunu anlatıyorum. Bence aşklar eskisi gibi yaşanmıyor. Çok daha hızlı, çok daha gelip geçici ve biraz daha az önemsenerek ve ciddiyetsiz yaşanıyor gibi geliyor bana. Aşk bir keşfetme tutkusudur. Bir insandan hoşlanırsanız veya büyülenirseniz ve onu her şeyiyle tanımak için çaba gösterirsiniz. Tabii ki âşık olmak karşındakiyle bütünleşmek arzusudur. Düşünsel olarak, duygusal olarak… O bütünleşmenin içerisinde ‘sen o, o da sen’ olarak yaşanan bir noktaya gelinir. Yeteri kadar ciddiyetle yaşanmıyor derken bunu söyleniyor.

► Nasıl yaşanıyor ki?

Tatlı ve geçici bir şey olarak yaşanıyor. Eskiden bir gelecek tahayyülüydü aşk. Şimdi öyle değil. Bu da, çok fazla iletişimden ileri geliyor. Her an ellerimizde telefon veya bilgisayar, kolayca ulaşıyoruz. Ve çok fazla birlikte oluyoruz. Çok fazla her birimiz ötekinin ne yaptığını biliyoruz. “Neredesin aşkım? Buradayım aşkım.” Günde 4-5 kere telefon etmiyorsan birisine öbürü tuhaflık varmış, sevilmiyormuş gibi yaşıyor. İletişimin bu kadar yoğun olmadığı zamanlarda telefonla konuşmak bile zordu. Bütün bu zorluklar ve engeller, sık sık görüşememe ya da uzakta olma durumu, aşkı şiddetlendiriyordu. Ulaşma çabasını güçlendiriyordu. Bir bu var.

► Başka ne var?

İkincisi çok çabuk keşfediyoruz karşımızdaki insanı ve keşfedince de bitiyor. Kimdir, nedir, ne değildir? Bu yüzden de sık sık partner değiştiriyoruz. Derinleşemiyor sevgi ve aşk. Yüzeyde kalıyor. Bu kadar hızlı yaşanmasının nedeni biraz da yaşadığımız çağ. Her şeyi çabuk yaşıyoruz. Aşka da vaktimiz yok. Çağa uygun ya da çağın dayattığı imgeler ve yeni modalarla yaşanıyor aşk. Cinsellikte hedefe varmak eskiden daha zahmetliydi. Dişi tarafı özellikle daha tedbirliydi. Şimdi birlikte olmak çok kolay. Bunu eleştirerek söylemiyorum. Bu güzeldir ama Eros aradan çekiliyor. En güzeli ve en iyiyi bulma, onda karar kılma, birlikte olunduğunda çok büyük haz alma… Bu duyguları kaybediyoruz. Karşımızdaki insanı yeterince tanımadan, yeterince konuşmadan, ki konuşamadığımızı düşünüyorum, kitapta dediğim gibi karanlık odalara kapanıp sevişiyoruz. Olması gerektiği aşklar yok mu? Elbette var, ben genelden bahsediyorum.

► Aşksız insan olur mu?

Tabii ki olamaz. Aşık olmak insanı büyütüyor. Tek yönlü bir şey değil aşk. Bütün gücümüzü en yüksek performansı göstererek yaşadığımız bir süreç bu. Hayatın başka bir cephesinde yaşanacak bir şey değil. Biz bu yüksek performansı başka bir şeyde yaşayamıyoruz. Ama bir yandan da çok yorucu. İlişkinin başında bu zirvededir ama uzun zaman sürdüremeyiz. Bu yüzden 50’sinden sonra aşık olan adamlar, kadınlar vardır. Bir süre sonra yorulup ‘tıknefes’ olurlar. Evlerine, karılarına dönerler. Bunlar görülür. Bugün için aşktan umut kesmiyorum. Aşk çok yüksek ve insani bir şey. Aşkın olmadığı bir toplum yoktur. İnsan var olduğu günden bugüne aşk var. Antropologlar aşkın olmadığı bir toplum aramışlar ama bulamamışlar. Yok.

► Evet çok fazla aşk romanı, aşk öyküleri yazdınız ancak doğrudan aşktan bahis açmanıza sebep olan şey neydi?

İlginç bir hikâye. Yıllar önce Çukurova Üniversitesi’nde Tıp Fakültesi’nde her yıl yeni ders yılını bir yazarla açıyorlarmış. Beni de çağırdılar. Konu nedir diye sordum. Konuya benim karar vermemi söylediler. Kardiyoloji bölümüydü. O zaman aşk üzerine konuşmamız lazımdı. Öğrenciler bir amfide salkım saçak oturuyorlardı. Coştum ben de uzun uzun konuştum. İzleyenler arasında ‘Yeni Adana’ isminde Kurtuluş Savaşı’ndan bugüne çıkmakta olan yerel bir gazeteden de kişiler varmış. Benim bu konuşmalarımı kaydedip, gazetede üç gün üst üste kaydedip yayımlamış. Sonra gazeteleri de bana gönderdiler. Şaşırdım da, çok hoşuma gitti. Üç yazıyı ‘Anılar, İzler, Tutkular’ adlı deneme kitabının arkasına koyduk. Geçen sene o kitap tekrar basılırken, roman ve öykü üzerine ağırlıklı olarak yeni yazılarım da birikmişti. Aşk üzerine olan yazılar biraz alakasız kaldı. Bu yazıları genişleterek başka bir kitap yapayım dedim. Kitap böyle doğdu.

► Nasıl bir kitap peki?

Piyasada aşk üzerine yazılmış binlerce kitaba benzeyen bir kitap değil. Aşka ve insana daha felsefi yaklaştığım bir kitap oldu. O yüzden de çok popüler bir kitap değil. Bir altyapı gerekiyor okumak için. Aşkın çeşitli yüzlerine bakmak benim için de değişik oldu. Tabii ki bir romancı olarak çeşitli kişiler üzerinden aşkı ve aşkın hallerini anlattım. Kitapta o hallerde bahsederken, kendi yazdığım kitaplardan da alıntılar yaptım. Aşk üzerine çok kafa yormuş Kierkegaard’dan ve Stendhal’dan alıntılar yaptım. Aşk eylemi için bence bir rehber kitap oldu.

ŞİİR AŞKIN TACINI TAKMIŞTIR

► Roman ve öykü yazıyorsunuz, denemeler kaleme alıyorsunuz. Şiirin ve romanın aşk üzerine olan bir münakaşası vardır. Hangisinin daha iddialı olduğu konuşulur? Aşk hangisini daha çok kendinden bilir?

Aşk sanatla çok bağlıdır. Aşkın tacını takmış olan şiirdir.

► Neden?

Çünkü en yoğun ve laf kalabalığı yapmadan aşkın en vurucu yanına nokta koyar şiir. ‘Ben sana mecburum’ dizesini sayfalarca anlatsanız bu etkiyi yaratamazsınız. Neruda’nın bir şiirini aldım kitaba, “Ne uzundur unutuş, ah ne kısadır aşk?” bunu ancak şiirle anlatabilirsiniz. Onun için aşkın tacı şiirdir.

► Sizin şiirle bir bağınız var mı? Yazıyor musunuz?

Yok, hayır. Ama şiirle başladım. Ortaokul öğrencisiyken şiirler yazdım. 20’li yaşlarımda iyi şairler okumaya başladım. Turgut Uyar’ı, Edip Cansever’i… Onları ve dünya şiirini keşfettim. O zaman kendi yazdıklarıma ‘şiir değil’ dedim. Vazgeçtim. Gazi Eğitim’de okurken de yazmayı sürdürüyordum. Arkadaşlarım, “Bu şiiri ben saklayayım,” derdi. Hâlâ bana, “Bende bir şiirin var,” diyenler oluyor. Ve saklıyorlar da onu. Bir zamanlar çıplak fotoğraflar çektirmiş oyuncuların fotoğraflarını toplaması gibi şiirlerimi toplamaya çalışıyorum.

► Yayınlamak gibi bir düşünceniz var mı?

Yok yok, hayır. Şiir değil onlar. Çocuksu şeyler.

► Sanatçıların iktidarlarla mütemadiyen bir uyumsuzluğu olmuştur. Bugüne baktığımızda sanatçıların yöneticilerle kurduğu bağı nasıl yorumluyorsunuz?

Ben bu konuda sıcak bağlara karşıyım. Ama asgari bir şeyi olabilir. Diyelim ki, Kültür Bakanlığı veya sanatı temsil eden kurumlar. Onlar kimseye ait olamazlar. Devlete de ait olamaz. Bu doğrudan sanatçıların kurumudur. Sanatla uğraşan, sanatsever, sanata ilgi duyan insanlar için kurulmuştur. O yüzden, ülkeyi yönetenin onlara sahip çıkmasına ve kendi ideolojisini yansıtmasına karşı duran bir insanım ben. Fakat arada bir yanlışlıkla da olsa iyi bir şey yapıyorlarsa, ona da ben gelmem dememek gerekir. Burada önemli olan bahsini ettiğim grubun yararı. Biliyorsunuz çok kutuplaşmış bir ülkeyiz. Bunu çok tehlikeli buluyorum. O yüzden de o bütünlüğe bir araya gelişe katkısı olabilecek bir şeyse bağ kurulabilir. Beni bu sabah Anadolu’nun bir şehrinden Kültür Müdürlüğü’nden aradılar. “Bir söyleşi için gelir misiniz?” dediler. ‘Neden ben?’ diye düşündüm. Onlar da sanata ve kültüre yer vermek ister gibi görünmeye ihtiyaç duydukları bir dönemde olabilirler, bilemiyorum ama arkadaşlardan birine söyledim neden çağrıldığımı anlasınlar. Böyle toptan her şeyi reddetmek bence çok doğru bir tutum değil. Çünkü kimsenin değil o kurumlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve biz sanatçıların.

► Sanata ihtiyaç duydukları dönemden bahsettiniz. Sanatın içerisinde hiçbir iddiası olmayan bir sağ ile sanata yön veren bir solun varlığından bahsedebiliriz. Bu siyasi çatışma bir sanatçı için ne ifade ediyor?

Bunların çatışması yapay ve yaratılmış bir şey. Bu da söylediğim gruplaşmanın bir sonucu. İyi, doğru ve güzel olan eseri paylaşabiliriz. Burada bir sürü hacı, hoca -‘militan’ diyeceğim onlara- çıkıp bu yasak, şu günah dedikleri zaman sanatın evrensel ölçüleri de zarar görüyor. O yasağın içerisine sokuyor onu. Bunlar olmasa, din siyaset içerisinde kullanılmasa biz ortak beğenilerde de birleşebiliriz. İnsanların inancı ve kökeni ne olursa olsun bir evrensel değerler sistemi var. Burada da aynı ayrımı görüyoruz. Müsamere düzeyinde sahneye bir şey koyuyor, kalite yok. Son zamanlarda bir şey gözlüyorum, benim okurlarım arasında muhafazakâr genç insanlar inanılmaz bir şekilde arttı. Hattâ Samsun’daydım, bir çifte, “Sizlerin bana ilgi göstermesinden çok mutlu oluyorum. Çünkü şu içinde bulunduğumuz sistemde sizin bir arayış içerisinde olduğunu görüyorum. Size yetmeyen bir şeyler olduğunu görüyorum. Çünkü başka bir yere doğru gidiyor. Kendini dini normlar üzerinden anlatan bir yazar yerine başka bir yere gidiyor okur. Okumuş, okumuş ona yetmeyen bir şeyler olmuş ve daha sol, daha radikal şeyler yazan birine başvuruyor, ben böyle görüyorum” dedim. “Aynen öyle” dedi. Artık o tip bir okura yetmiyor bir şeyler.

► Erdoğan’ın muhafazakârlık tanımı üzerine bir itiraz mı? Siyasal bir çıktısı olabilir mi bu arayışın?

Tabii, bunu fark ettiler. Hayatın o sınırların içerisinde kalamayacağını, o tanımlar içerisinde dönmediğini, sanat söz konusu olduğunda başka güzellikler, başka derinlikler olduğunu görmeye başladılar. Kendi hayat biçimlerini de bu yaşadığımız çağa uydurmaya gayret ediyorlar. Bence bir sentez yapmaya çalışıyorlar.

8-10 yıldır her şeyi söylüyorum

► Bu kolay bir adaptasyon mu?

Baştan beri bu insanlarla çok fazla röportaj yaptım. Basın konusunda bir ayrım yapmıyorum. Herkesle konuşuyorum. Düşünceler bana ait, ister yayımlar ister yayımlamaz. 8-10 yıldır da her şeyi söylüyorum. Yazıp yayınlıyorlar. Ben herkese ulaşmak istiyorum. Benim söylediğim bir cümle bile birinin aklında kalsa, değişebilir o. O yüzden böyle şeylerden kaçmıyorum. Şu ana kadar kendime hiç sansür uygulamadım. İster beğen, ister beğenme. Bizim de sahip çıkmamız lazım. Değiştirmeye çalışmalıyız. Bunun için Fazıl Say’ı çok eleştirdiler ama ben Fazıl’ın tavrını doğru buluyorum. Cumhurbaşkanı da belki ilk defa bir klasik konseri izledi. Eski bir solcu olarak insanları her zaman değiştirebileceğimizi düşünüyorum.

► Erdoğan’ın ilk defa klasik müzik konseri izlemesi garip gelmiyor mu?

Çok garip. Kültür adına, sanat adına yaşanan bütün bir garipliklerin bir parçası olarak görüyorum. Hem garip hem şaşırtıcı hem de “Allah Allah, iyi olmuş ama!” diyeceğimiz bir şey. Biraz da herhalde ne kadar samimi olduğunu sorgulamamız gerekir. Bazı şeyleri anlamak da yetmiyor.

SON HABERLER

10 maddede AKP ile birlikte kaybedilen Beyoğlu

Beyoğlu’nun AKP'li yıllarda yapılan değişim ve dönüşüm ile birlikte tarihi yapısı yok...

FED faiz kararını açıkladı

ABD Merkez Bankası FED kritik faiz kararını duyurdu. FED faizi değiştirmeyerek yüzde...

Feridun Düzağaç’tan Alper Taş’a destek çağrısı

İsmi Beyoğlu Belediye Başkan adaylığına açıklandığı günden bu yana toplumun büyük ilgisiyle...

Saray’dan Yeni Zelanda açıklaması

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Yeni Zelanda'daki saldırıya ilişkin bir açıklama yaptı.

Ukrayna, Rusya’ya yönelik yaptırım listesini genişletti

Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko, Rusya'ya yönelik ilave yaptırımları yürürlüğe koyan kararnameyi imzaladı.

Soldado’dan Ersun Yanal’a övgü

Fenerbahçeli futbolcu Roberto Soldado, teknik direktör Ersun Yanal'ı överek, "Ersun hocamız bana...

AB’den Brexit için koşullu erteleme teklifi

Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı Donald Tusk, "Avam Kamarası'nın ayrılık anlaşmasını onaylaması...

Mansur Yavaş: 2014 acısını yaşamayacağız

CHP'nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mansur Yavaş, bu kadar kötülük karşısında...

Muharrem İnce: Bu bir belediye seçimi, neden beka seçimi olsun?

CHP'nin 24 Haziran seçimlerinde Cumhurbaşkanı adayı olan Muharrem İnce, yerel seçimler için...

Lavrov’dan ABD’ye “INF” uyarısı

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD'nin Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşmasından (INF)...